Senden Önce Ben

“Açlık Oyunlarından” tanıdığımız Sam Claflin ile “Taht Oyunları”ndan hatırlayacağımız Emilia Clark’ın başrollerini paylaştığı “Senden Önce Ben” Jojo Moyes’ın aynı adlı romanından yine kendisi tarafından senaryolaştırılmış duygusal bir aşk filmi. 2016 yılı yapımı olan filmin yönetmenliğini ise Thea Sharrock üstlenmiş. Film, kitabın yazarı tarafından senaryolaştırılması kitap-film ilişkisini açısından hayal kırıklığı yaratmıyor. Aksine film çok daha yumuşak dokulu, ille de gülümseten ince esprili ve çok daha yüreği sarsarak hayatı acıyla sorgulatan bir çizgide gidiyor. Bununa birlikte yönetmenin ve yerinde bir rol dağılımı ile tüm oyuncuların konumları, birbirleriyle ilişkileri ve performansları açısından da oldukça iyi bir uyumun olması filmin duygusal yapısını sağlam bir şekilde örüyor. Film müziklerinin konuyla doğru orantılı şekilde akışın içine yerleştirilmesi ise filmi tamamlayan diğer unsurlardan biri olmuş.

Beklenmedik bir kaza sonucunda boyundan aşağısı felç olan bir adam ile ona bakması için tutulan, kendi hayallerini ailesi için geride bırakmış ve dahi ailesini geçindirmek için çalışmak zorunda olan bir kızın hikâyesi “Senden Önce Ben”. Normal zamanda belki de asla bir araya gelmeyecek, bir arada olsalar da belki birbirlerini gerçek anlamda fark etmeyecek bir kadın ve erkeğin arasındaki aşkın hikâyesi de bu aynı zamanda.

Sadece iki parmağını kullanabilen ve geçmişte yapabildiği en basit işleri dahi sadece rüyalarında yapabilen, her türlü ihtiyacı için birine bağımlı olan William Traynor, çok başarılı bir iş hayatı, sevdiği bir kadın ve inanılmaz yeteneklerle süslü bir hayatı tamamen geride bırakmak zorunda kalmış bir adam. Sadece var olmaktan ibaret olduğunu düşündüğü hayatını da artık yaşamak konusunda oldukça isteksiz. Yaşama olan kızgınlığını da etrafındaki insanların hayatlarını da çekilmez hale getirerek çıkarma konusunda oldukça kararlı ve başarılı.

Ta ki hayatına annesinin zoruyla da olsa giren, garip giyim tarzı, yüzünde kocaman gülümsemesi ve yürekten yardım etme isteği ile gelen Louisa Clark’a kadar. Tüm yaşam sevincini bir daha hiç ortaya çıkmamacasına yüreğine gömen Will, Lou’nun (Louisa) nefret tanımayan, sevgi dolu, içten, samimi ve tertemiz dünyasına yenik düşmekten kendini alamıyor. Birbirlerinin hayatlarına dokunan, derin izler bırakan, birbirini geliştiren, büyüten, değiştiren, yeniden şekillendiren bir arkadaşlığın, derin, yüreği ısıtan bambaşka bir sevgiye dönüşümü de kaçınılmaz oluyor.

İlk yılını büyük bir azimle fizyoterapiye veren, sonunda tek kazancı bir parmağını oynatmak olan Will, bir yandan otonomik disrefleksiyle her an oluşabilecek bir komplikasyona açık olması, acıları, uykusuzlukları, onu sadece tekerlekli sandalyeye değil, ama neredeyse dört duvarla çevrili bir dünyaya da hapsetmiş. Renkli dünyası çok gerilerde kalmış ve sadece griden oluşan bir yaşamı biraz da kendi isteğiyle seçmiş gibi duruyor. Will fiziksel olarak yaşadığı şiddetli acıların yanında, bir daha asla yapamayacağı şeylerin ıstırabı ile de her geçen gün onun için eziyete dönüşüyor. Yaşamaktan büyük mutluluk duyduğu eski hayatını hatırladıkça, ne Lou’nun sevinci ve heyecanı ne de sevgisi onu özellikle annesinin geri döndürmeye çalıştığı kararından vazgeçmesi için maalesef yeterli olmuyor.

Will, Lou ile birlikte çıktıkları tatil sonrasında İsveç’teki ünlü ötenazi kliniği olan Dignitas’a gitme kararını açıklıyor. Ona ihtiyaç duyabileceği her şeyi veren ve vermeye hazır olan ailesini ve bu dünyada ona sunulabilecek en masum sevgiyi ellerinin tersiyle itiyor ve “onurlu” bir ölümü seçerek şimdiki hayatına kendince makul bir cevap buluyor.

Gencecik bir insanın bir daha asla eski sağlığına kavuşamayacağını bilmesi ve fakat hali hazırda bir hayati tehlike ile de yaşamaya devam etmesinin zorluğu kolayca anlaşılabilir. Fakat filmde onu birkaç kez izlemeye iten bir güç var adeta. O güç bu sonu kabullenememe, ama her seferinde farklı bir sonla karşılaşabilme ümidi ile insanın içini kavuruyor. İnsan hep aynı sonu göreceğini bilse de, ruhunun derinliklerinden o sonu durdurabilmeyi umduğu bir çığlık yükseliyor. Bizi bu hayata bağlayan umudumuzun nerede olduğunu çok derinden sorgulatan, Will’in yerine kendimizi kaç kez koyup çıkartsak da, benzer sonu düşünmenin o kadar da haksız olmadığı sonucuna varmak zor değil elbette. Lou ile birlikte kalıp onu yeniden hayata çekmeyi, elinden tutup o henüz bilmese de onu hayata döndürecek gerçek gücü, sevgiyi, umudu onunla tanıştırabilmeyi nihayetinde diliyor insan. Tanrı’nın hiçbir şeyle değişmeyen, eskimeyen, çürümeyen, ölümle yok olup gitmeyen sevgisiyle buluşturmayı istiyor.

Çünkü Tanrı’nın sevgisinde şifa bulamadığımız sürece iyi, değerli, anlamlı ne varsa her sabah yeniden kendimizde bulmakta ve tüm bunları başkalarına yansıtmakta zorlanacağız. Tanrı’nın sevgisiyle güçlenemediğimizde her seferinde farklı yerlerinden yara almış ruhlarımızla kör topal ilerleyeceğiz. Tanrı’nın sevgisinde yaşayamadığımız sürece, kayıplarda, acılarda, engellerde, tehlikede her sabah uyanmak için bir sebep bulamayacağız. 

Bizim için hayal olan sevgiyi gerçeğe dönüştüren Tanrı’nın sevgisini yaşayabildiğimiz ve bu sevgiyi sevdiklerimizle paylaşabildiğimiz bir zaman olsun bu hafta. Gerçek sevginin sıcaklığı ve güveniyle…

Serda Ayık Sez

Tartışmaya katılın

Yazarın Diğer Makaleleri

Dondurulmuş Umut

Orijinal ismiyle “Hope Frozen”, yönetmenliğini Pailin Wedel’in yaptığı, 2019 yılı yapımı bir Tayland belgesel filmi. Yaklaşık üç yaşındaki kızlarını ender görülen bir beyin tümörü sebebiyle kaybeden bir ailenin hikayesi bu… Belgesel, çiftin...

8 Mart Üzerine Düşünceler

Günümüzde birçok alanda yaşanılan haksızlıklar, eşitsizlikler, şiddet, zulüm insanlık için utanç kabul edilen eylemler arasında yer alır. Umutlar eşit, özgürlükçü, şiddetin olmadığı bir zaman ve mekana yöneliktir. Elbette bu umudu bireysele...

Vahşi Dürüstlük

Birbirinden tamamen farklı müzik türlerini dinlemeyi sevsem de, heavy metalin kendine özgü vokali her zaman ilgimi çekmişti. O sesin bir insandan çıkabilmesine duyduğum şaşkınlık ve imkânsızlığına dair duyduğum inanç ille de dijital bir yardımcı...

Ruhsal Esneme

Sabahları sadece 10 dakikamı esnemeye ayırmamı istemişti doktorum. Bunun faydasını çokça göreceğimi de eklemişti. Bir zamanlar haftanın beş günü spor yapabilen biri olarak bu salgın döneminde evde oturmaktan parmağımı bile kıpırdatacak gücü kendimde...

Müjde

Müjde, bizler için ne anlam ifade eder? Gündelik yaşamda “müjde” diye gelenin ardında ne vardır? Belki aileye yeni bir üyenin katılması. Belki iş yerinde bir terfi. Belki ölümle yaşam arasındaki çizgiden dönüş. Belki ne zamandır beklediğiniz bir...

İnsanın Anlam Arayışı (2)

“İnsanın Anlam Arayışı” kitap incelememizin birinci bölümünde Logoterapinin ne olduğunu, Frankl’ın kamp hayatına girişini, tüm eski hayatını geride bırakışını ve derin, tarifsiz yalnızlığın içinde nasıl bir ayakta kalma metodu seçtiğini görmüştük...

FideCultura

Son eklenenler