Soul ve Coco – Öteki Dünya Meselesi

Bölümü oynat

İnsanların öteki dünya inanışlarının sebebini araştırdığımızda karşımıza, ölüm korkusu ve dolayısıyla da her şeyin bu dünyayla sınırlı kalmaması gerektiğine duyulan bir inanç geliştirdiklerine dair açıklamalar çıkar. Elbette sadece bu değil, ama aynı zamanda bir adalet arayışı da iyinin ödüllendirildiği, kötünün gereken karşılığı bulduğu bir öteki dünya inancı, insanların bir başka teselli arayışı olarak gösterilir. Yaşadıklarını sorgulayan, çektiği acılara farklı şekillerde bakabilen, sevdikleri ile ilgili kaygılar taşıyabilen insan bu dünyada bir anlam bulmak istemiş ve böylece kendine bir öteki dünya inancı yaratmıştır denir. Bu konuyu tiye alan bir film olarak da belki birçoğumuzun aklına da hemen “Yalanın İcadı” filmi gelecektir.[1] Kahramanımız ölmekte olan ve ölümden korkan annesini teselli etme ihtiyacı hisseder. Böylece ölümden sonra çok daha güzel bir yere gidileceğinin hikâyesini hemen oracıkta uyduruverir ve annesi bu umutla son nefesini verir.

            Pixar’ın o güzel animasyonlarından ikisi ve bu yazının konusu olan Soul ve Coco ise öteki dünya anlayışını birbirinden farklı şekillerde resmetmeyi seçse de yukarıda sıraladığımız unsurları bir şekilde her ikisi de kendi hikayelerine dahil etmişlerdir. Soul’de tek gerçek hayaline kavuşmuşken görülmez bir kazaya kurban giden bir adamın öteki dünyaya gitme konusundaki isteksizliği anlatılırken, Coco’da ise neredeyse bu dünyanın uzantısı olan bir öteki dünya resmedilmektedir. Genel çerçevede her iki filmde de ölüm sonrası konu edilse de hikayelerin işleyişi ve sonunda bize bıraktığı ana fikir açısından filmler birbirinden farklılık gösterir. Ruh’un (Soul) başkahramanının (Joe Gardner) öteki dünyaya gitmeye niyetli olmaması, onu “İlk Dünya” diye tanımlanan bir yere götürür. Bu yerde hayatlarına yeni başlayacak olan ruhlar, Dünya’ya ancak gerekli yeterliliğe sahip oldukları zaman gidebilmektedirler. Joe’nun bu dünyanın üyesi olan 22 ile tanışması ise bizi filmin ana temasına götürecek olan hikâyeye taşır.

            Gelmiş geçmiş birçok ünlü kişi tarafından ikna edilmeye çalışılsa da 22 kendini yeni hayatına götürecek o son “pırıltıyı” bir türlü bulamamış ve dahi buna çok da istekli olmamıştır. Üstelik dünyayla ilgili genel görüşü de pek umutlu değildir:

Burada ruhlar zarar görmez. Onun için Dünya’da yaşamak yeterli.”

Oysa Joe tutkuyla bağlı olduğu müziği tam da hayallerindeki gibi icra etme şansını bulmuşken hayat ellerinden kayıp gitmiştir ve bunu kabul etmek ise Joe için çok da mümkün gözükmemektedir. 22 ile birlikte atıldıkları bu macerada, her ikisinin de kendileri ile ilgili öğrendikleri şey ortak bir noktada buluşur. Tutkularımız ya da takıntılarımız hayatımızın anlamı haline geldiğinde ve buna sıkı sıkıya bağlandığımızda yaşamı kaçırma olasılığımız yüksektir. Hayatı sadece deneyimleyerek anlayabiliriz ve anı yaşamak bu dünyayı çok daha kolay ve eğlenceli hale getirebilir.

Diğer yandan Coco’da ise yine film bir tutku üzerine inşa edilir. 12 yaşında bir çocuğun (Coco) hayranı olduğu ve artık hayatta olmayan bir müzisyenin gitarını çalmasıyla kendini bir anda Ölüler Diyarı’nda buluvermesi onun macerasının başladığı yerdir. Coco da Joe gibi bu macerasında tutkudan çok daha önemli olan bir şey keşfeder: Aile sevgisi…

Rab’bin bize verdiği armağanlar doğrultusunda bizim de tutkularımız, ait olduğumuzu hissettiğimiz alanlar olabilir. Bu da elbette adanmışlık, çalışma gerektirebilir. Fakat bunların içinde kendimizi kaybetmemiz de doyumsuzluk, daha fazlasını isteme gibi benzer bir tehlikeye sebep olabilir. Bu anlamda amacını aşan bir varoluşun içinde bulabiliriz kendimizi. Tutunduğumuz şey, tek başına ondan beslendiğimiz bir şeye dönüşebilir. [2]

Diğer yandan anın tadını çıkarmak her zaman, her koşulda ve herkes için o kadar kolay olmayabilir. Elbette küçük anların, dostlukların, sohbetlerin, yaşamda bize olağan gelen şeylerin tanrısal mucizevi hallerini görmek, takdir etmek ve şükretmek önemlidir. Fakat hayat her zaman buna müsaade etmeyebilir. Hayat her zaman bu kadar basit ve matematiksel işlemeyebilir. Üstelik bir gün o tutkuyla bağlı olduğumuz şey de anlamını tamamen yitirebilir ya da ellerimizden kayıp gidebilir.

 Kutsal Kitap’ın neredeyse tüm satırlarında hayatın boşluğuna dair yazan Vaiz, yemenin içmenin, yapılan işin insana verdiği zevkten, aileyle geçirilen zamanın huzurundan bahseder.[3] Fakat onları orada bırakmaz, bırakamaz. Hemen ardından tüm bunların gerçekten bir lezzet verebilmesi için asıl gerekeni ekler: Tanrı’nın varlığı[4]. O’nu tüm bu hayat hengâmesinin içinde, dünyasal anlamda önemli ve kıymetli her şeyden en önce insan hayatının merkezine yerleştirir. Zira Tanrı olmadan herhangi bir şeyden zevk almak, mutlu olmak ve kıymetini bilmek gibi kavramlar da asıl anlamını asla bulamayacaktır.

Üstelik hayat bize zorluğunu tattırmaya başladığında ailemiz, sevdiklerimiz ya da peşinden koştuğumuz tutkularımız bize bir yere kadar destek olacaktır. Kimilerimiz belki de tüm bu iyi desteklerden mahrum da kalabilir. Bizim payımıza dolmuş kaseler, taşmış kadehler de düşmeyebilir. Eski Ahit’te bir bölüm tam da tüm bunlardan mahrum kalmış bir adamın satırlarını ağırlar.

Tomurcuklanmasa incir ağaçları, Asmalar üzüm vermese, Boşa gitse de zeytine verilen emek, Tarlalar ürün vermese de, Boşalsa da davar ağılları, Sığır kalmasa da ahırlarda, Ben yine RAB sayesinde sevineceğim, Kurtuluşumun Tanrısı sayesinde sevinçten coşacağım.

(Habakkuk 3:17-18)

            İnsanın bu dünyadaki korkuları da bu dünyanın bir şekilde bir yerlerde devam edeceğine deli gibi tutunma isteği de herkesi hak ettiği muameleyi önünde sonunda göreceği düşüncesi de boşa değildir. Çünkü yaratılışının derinliklerinde sorunsuz ve sınırsız bir yaşamı bilmekte ve tepe üstü düştüğü o yere yeniden tırmanma ihtiyacı hissetmektedir. Thomas’ın şüphelerini ortadan kaldıran şey İsa’yı görebilmiş ve ona dokunabilmiş olmasıdır. Baştaki fırsatını kaybetmiş olsa da insan için bugün ölümsüzlük kavramı Mesih’in çarmıhında başlar, bu dünyada Mesih’le olan ilişkimizle temellenir ve Mesih’in dirilişinde tamamlanır.

“Size doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sözüme uyarsa,

ölümü asla görmeyecektir.”

(Yuhanna 8:51)


[1] Film incelemesi için bknz: https://fidecultura.org/2021/10/11/the-invention-of-lying-yalanin-icadi/

[2] Bu konuda başka bir yazı için bknz: Yahuda ve Siyah Mesih film yazısı linki gelecek.

[3] Vaiz 2:24, Vaiz 9:7,9

[4] Vaiz 2:25 Vaiz 9:7

Yazan: Serda Ayık Sez

Serda Ayık Sez
Tarafından yayımlandı
Serda Ayık Sez
Tartışmaya katılın

Diğer makaleler

Bölüm 128

Seçilmiş

Yönetmenliğini Phillip Noyce’un yaptığı, başrollerini Brenton Thwaites, Jeff Bridges, Meryl Streep, Katie Holmes ve Alexander Skarsgard’ın...

Bölüm 126

Göçebe Diyarı

Göçebe Diyarı (Nomadland), Jessica Bruder’in 2017 yılında yazdığı “Nomadland: Surviving America in the Twenty-First Century” kitabından...

Bölüm 125

Mary ve Max

Mary ve Max, Adam Elliot’un yazıp yönettiği ve kendi hayatından esinlenerek hamur animasyon olarak perdeye yansıttığı filmidir. Filmde Toni...

Bölüm 123

Gizli Bir Hayat

Bu dünyada kafası “acı sorunu” ile karışmamış ya da ucundan kıyısından bir şekilde acıya dokunmamış insan yoktur sanırım. O acıya bakmak...

FideCultura
Bölüm 127