Bilginin şüphesiz ki en hızlı koşanları çocuklar. Bu anlamda dini savunma konusunda en zorlu dinleyicim de benim küçük oğlum. Dudaklarından sözcükler dökülmeye başladığı zamandan beri, birçok konuda birçok soru evimizin vazgeçilmezlerinden biri haline geldi. Bu sorular arasındaki en zorlarından biri de “Neden, anneciğim?” oldu. Bana göre, tarihin şekillenmesinde en büyük rolü, birçok başka konudaki iştahımızdan çok daha baskın biçimde bilgiye olan açlığımız ve keşif anının heyecanı oynamıştır. Medyanın devasa düzeneğinden eğitim girişimlerinin karmaşık sistemine, özel araştırma kurumlarından dini adanmışlığın çok katmanlı dünyasına, uygarlık değirmeninin dönmesini sağlayan yağ, insanların bilgiye duyduğu açlık olmuştur. Bilgi edinmeye dair arzumuz öyle istilacıdır ki, kendi kendine bir amaç haline gelebilir ve Tanrı’ya doğru olan yolculuğumuzda rehbersizliğimiz yüzünden yolun uzamasına sebep olabilir. Bu, bilginin seçilmiş bir azınlığa ait olduğunu iddia eden ve ritüellerini, sırlara vakıf olmayan kişilerden sonsuza dek saklayan dini sistemler için de geçerlidir.
Gnostisizim’in kökü, Yunanca’da bilgi anlamına gelen gnosis sözcüğünden gelir ve belli bir kategorideki bilgilerin, yalnızca ayrıcalıklı birkaç kişiye ait olması gerektiği düşüncesi üzerine kuruludur. Doğu kökenli birçok din, insanlığın sorununun günah değil cehalet olduğu konusunda ısrar eder ve bu nedenle insanlığın kurtuluşu için öngördükleri çözüm affedilme değil aydınlanmadır. Benzer biçimde bilimsel doğacılık da tüm yatırımını partiküller ve taneciklerin çıplak, soğuk gerçekleri üzerine kurar. Onları bilmek, mutlak gerçeği bilmektir. Tabii şu minik detayı hiç görmezler; mantıksal olarak, bir şeyin nasıl işlediğini bilmekle, onun yaratılmış olmadığı sonucuna varmak arasında eksik kalan bir boşluk vardır. Fakat Kutsal Kitap’a göre, bu aralıksız bilgi arayışımızın sonunda, bir ideoloji ya da insanlık dışı bir hakikat değil, bir Kişi vardır. Tanrı sadece var olan her şeyi başlatan değildir; Tanrı Kendisini, dünya üzerinde ortaya koymuştur. İsa, hem en fakir çobanların, hem de en muhteşem kralların ulaşabileceği koşullarda doğdu. O, halka açık alanlarda büyük kalabalıklara karşı konuştu ve şehir surlarının dışında çarmıha gerildi. Ve böylece, bu sözde ezoterik yani sadece üstatlara ait olduğu düşünülen bu nedenle paylaşılmayan bilginin kendi kendini atamış koruyucularını sonsuza dek susturdu. Kutsal Kitap’a göre, hiçbir bilgi arayışı, kendisi Hakikat olan O’nu bulmadan sona ermez. O’nu bilmek, sadece mutlak Hakikat’i değil, aynı zamanda kendimizi de bilmektir. Tanrı’nın Süleyman’a kendisinden ne istediğini sorduğunda aldığı yanıt oldukça etkileyicidir. Süleyman daha fazla zenginlik, daha fazla güç, daha uzun ömür istememiştir.
“RAB Tanrı, Givon’da o gece rüyada Süleyman’a görünüp, “Sana ne vermemi istersin?” diye sordu.” (1.Krallar 3:5)
“Ya RAB Tanrım! Ben henüz çocuk denecek bir yaşta, yöneticilik nedir bilmezken bu kulunu babam Davut’un yerine kral atadın. İşte kulun kendi seçtiğin kalabalık halkın, sayılamayacak kadar büyük bir kalabalığın ortasındadır. Bu yüzden bana öyle sezgi dolu bir yürek ver ki, iyi ile kötüyü ayırt edip halkını yönetebileyim. Başka türlü senin bu büyük halkını kim yönetebilir!” (1.Krallar 3:7-9)
Sahip olduğumuz bilgi için de ihtiyaç duyduğumuz bir şey vardır. O da Tanrı’dan gelecek bilgelik, sezgi dolu yürektir. Bu noktada hatırlamamız gereken uyarı, Hristiyanların, din savunmasını sadece soyut düzlemde bir yarışmaya indirgemesinin birçoğumuzu aslında Tanrı’yı bilmekten alıkoyabileceğidir. İnancımızın tutarlılığını ortaya koymaya kararlı biçimde, kolaylıkla kendimizi sonu gelmez labirentlerde, her türlü akımın peşine takılmış halde, inanç sistemimizdeki bütün belirsizlikleri düzene sokmaya çalışırken, bunu başardığımızda rahatlamış, başaramadığımızdaysa hayal kırıklığına uğramış halde bulabiliriz. Ve tüm bu süre boyunca, sevgi dolu Baba’nın bizi çağıran kollarının farkında bile olmayız. Oysa ki O, bizim büyük bir uğraş vererek aradığımız ve diğer insanlara göstermek istediğimiz hazinenin ta kendisidir. Kutsal Yazıları dikkatle inceleyen, fakat O önlerinde etiyle kanıyla durduğunda Kutsal Yazıların kimi işaret ettiğini görmeyi başaramayan eski zamanlardaki Yahudi liderleri gibi, bizler de Kutsal Kitap’a dair ve felsefi hakikatleri incelemek konusunda çok mükemmelleşsek de Tanrı’yı bilmek konusunda çok az yol kat edebiliriz. Elimizdeki harita öyle başımızı döndürmüştür ki, gideceğimiz yönde adım atmayı başaramayabiliriz. Burada C.S. Lewis’in sözlerine kulak verelim: “Eski zamanlarda öyle adamlar vardı ki, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya kendilerini çok fazla kaptırdıkları için sonunda Tanrı’nın kendisiyle hiç ilgilenmemeye başlamışlardı. Sanki Rab’bimiz, var olmak dışında başka hiçbir şey yapmıyormuş gibi!”
Din savunmasında karşımıza çıkan Tanrı, genellikle üzerine çalışılacak bir konu, tartışılacak bir vaka, çıkarılacak bir sonuçtur. Bunlar, Tanrı’nın kendisini önce Kutsal Yazılarda daha sonra da bir kişi olarak İsa Mesih’te ortaya koyuşunun çok uzağındadır. Bilgi arayışı kendi başına bir amaç haline geldiğinde, kabul ettiğimiz sonuçlar ister istemez en sevdiğimiz tutkularımızın ürünü olacaktır. Tanrı’nın Kendisi hakkında çok da fazla kafa yormadan, sadece Tanrı’ya inancımızı pekiştirmek için bilgi peşinde koşmak mümkün olduğu gibi, bu konuda tutkulu bir arayış içine girmemizin sebebi, tam tersi, Tanrı’ya inanmamamız da olabilir. Buna uygun, hepimizin kabul etmesi gereken çok değerli bir özdeyiş vardır: “Bilgiye olan açlığımızda, niyet, içerikten önce gelir.” Bizim ölümlülüğümüz, bilgimizde sadece Her Şeyi Bilen’in tamamlayabileceği boşlukların her zaman olacağını bize garanti eder, fakat Tanrı dünyaya, içtenlikle O’nu bulmaya niyet eden birini tatmin etmeye yetecek kadar içerik koymuştur.
O halde, bilgi peşinde koşmak anlamsız mıdır? Bu benim kesinlikle söyleyemeyeceğim bir şey! Bu konuşmanın kendisi bile aslında, bilgiyi yaymak için bir girişimden başka bir şey değil. Ve ayrıca, “Tanrı’yı gizli tuttuğu şeyler için, Krallarıysa açığa çıkardıkları için yüceltiriz.” (Özdeyişler 25:2) Ne zaman görünüşte önemsiz ayrıntılar için harcadığım zorlu dikkate dair tutkumu kaybetmeye yüz tutsam, yıllar boyunca antik el yazmaları arasında çalışarak, Kutsal Kitap’ı benim okuyabileceğim bir dile çeviren imanlı ruhları düşünürüm. Bizler, hayatımızın neredeyse tüm alanlarında bizden önce gelen kişilerin kendilerini işlerine adamış olmalarının meyvelerini yiyen insanlarız. Cehaletin sunağında tapınmak, zihinsel zenginliğin sunağında tapınmaktan daha dindar bir yaklaşım değildir. Fakat Gerçeğin peşinde olanlar, Kutsal Ruh’un saflığı içine işlemiş olan kişiler keşfeder ki, Baba her zaman O’na böyle tapınanları arar.