Hristiyanlık ve Şiddet

Bölümü oynat


2002 yılında The Guardian gazetesinde yayınlanan bir makalede, kendi
ülkesi olan Hindistan’daki çatışmalardan esinlenen yazar Salman Rushdie,
din konusunda artık oldukça yaygın olan bir görüşünü dile getirmişti.
Makalenin başlığı şöyleydi: “Her zaman olduğu gibi din, Hindistan’ın
damarlarında dolaşan bir zehir.” Rushdie makalede yeni ateistler arasında
oldukça moda olan “saygı” vurgusunu yaparak tüm dünyadan dinden
bahsetmeyi bırakmasını isteyen, Tanrı ve din hakkında bilinen iddiaları
ortaya atan bildik söylemini özetliyordu. Rushdie şunları yazmıştı:

“Tüm bunlarda, ya da dünyanın dört bir yanında, neredeyse her gün dinin
kirletilmiş adı kullanılarak işlenen tüm o suçlarda saygı duyulacak ne var?
Din büyük bir başarıyla ölümcül eylemlere girişiyor ve katliamlara imza
atıyor ve bizler, din için öldürmeye ne kadar da istekliyiz! (…) Görünen o ki,
Hindistan’ın sorunu aslında tüm dünyanın sorunu. Hindistan’da olan şeyler,
Tanrı adına yapıldı. Ya da, sorunun adı Tanrı.”

Rushdie’nin görüşü, Tanrı, din ve şiddet hakkında gitgide yaygınlaşan bu
yaklaşımı yansıtan birçok sesten yalnızca bir tanesidir. Hristiyanlık hakkındaki
eleştirilerse oldukça spesifik olabiliyor. Richard Dawkins Hristiyanlığın
hikayesini korkunç, sado-mazoşist ve iğrenç bir hikaye olarak tanımlar.
Kutsal Kitap’ın vahşi bir Tanrı’yı anlattığını ve takipçilerinin bu şiddeti
görmezden gelmeye, ya da daha kötüsü, bunu benimsemeye eğilimli
olduklarını söyler. Dawkins’in komplo teorilerine göre Tanrı, şiddet eğilimine
sebep olan sorunun ta kendisidir: “Eski Antlaşma’da çizilen Tanrı portresi,
tüm edebiyattaki en sevimsiz karakterlerden biridir: kıskançtır ve bundan
gurur duyar; dar kafalı, adaletsiz ve merhametsiz bir kontrol manyağıdır;
kinci ve kana susamış bir etnik temizlikçidir; kadın düşmanı, homofobik,
ırkçı, bebek katili, soykırımcı, evlat katili, ölümcül, megaloman, sado-
mazoşist, keyfi biçimde kötülük saçan bir kabadayıdır. Bebekliğimizden beri
O’nun yolları konusunda eğitim alanlarımız, O’nun bu korkunçluğuna karşı
duyarlılığını yitirmiştir.”

Eski Antlaşma’yı, Yeni Antlaşma’nın bakış açısıyla yorumlamaya çalışan,
özellikle Tanrı hakkındaki bazı belirsiz imajların karşısında İsa’nın göz
dolduran bir kişilik olduğuna işaret eden kişilerin açıklamalarından tatmin
olmayan yeni ateistler, Hristiyan teolojisinde de sadece şiddeti görmeye
devam ederler. Yine Dawkins’den alıntı yaparsak: “Yeni Antlaşma teolojisi,
acımasızlığı neredeyse Eski Antlaşma’nınkini bile aşan, yeni bir sado-
mazoşizmle desteklenen, yeni bir adaletsizlik getirir. Üzerine
düşündüğünüzde, bir dinin, bir işkence ve infaz aracını kutsal bir sembol
olarak kabul etmesi bile dikkate değer bir durumdur. Bunun ardındaki teoloji
ve cezalandırma teorisi ise daha da beterdir.”

Yeni ateistlerin iğneleyici sözleri kibir, tuhaflıklar ve kendi içinde
tutarsızlıklarla doludur ve Hristiyanlığın şiddetine karşı oldukça yüksek
sesle dile getirdikleri itirazları hiç de onlara özgü sayılmaz. Birçok kişi için
kilisenin hem içi hem de dışı derinden hissedilen, geçerli bir yanıta ihtiyaç
duyan bir problemdir. Din ve şiddetin sık sık iç içe geçmesinin sebebi
nedir? Ve bunun çözümü nedir? Bu soruyu cesurca dile getirenlerin çoğu
için dini tamamen ortadan kaldırma “çözümü” hiçbir işe yaramaz. Hatta
bazıları tam tersini iddia eder. Din kaynaklı şiddetin çözümü, dinin etkisini
azaltmaktan ya da dini yok etmekten geçmez. Bu, Aydınlanma Çağı’ndan
beri yükselişte olan bir tartışmadır. Onlara göre, din kaynaklı şiddetin
çözümü, dini hayatımıza daha çok dâhil etmemizden geçer.

Profesör Miroslav Volf bunu, dikkatle oluşturduğu iddiasında şöyle açıklar:
“Elbette, din kaynaklı şiddetin çözümünün, daha yoğun bir dini şevkte
yattığını söylemiyorum. Çözüm daha çok, kendimizi olduğu biçimiyle imana
daha güçlü ve daha akıllıca adamamızda yatmaktadır.” Bu, şu anlama gelir;
bizler kendimizi başlı başına iyi haber, hakikat ve güzellik olan imana, diğer
tüm hikâyeleri yeniden yorumlayan bir hikâyeye adamalıyız. Volf şöyle
devam eder: “Hristiyanlığı, öncelikli olarak enerji vermeye, iyileştirmeye ve
içeriği, ulusal ya da ekonomik çıkarlar gibi, iman dışında faktörlerle
şekillenen dünyevi meselelere hizmet eden belirsiz bir dindarlığa ne kadar
indirgersek, durumumuz o kadar kötüye gidecektir. Tam tersine, Hristiyan
inancı, takipçileri için iman anlamında ne kadar önemli olursa ve takipçileri,
Hristiyan inancını ne kadar kökenlerine sıkı sıkıya bağlı ve net bir zihinsel
ve ahlaki düzlemde yaşarsa, durumumuz o kadar iyiye gidecektir.” Diğer bir
deyişle, İsa’nın örnek yaşamı, shalom’un Tanrısı tarafından şiddet dolu bir
dünyaya yapılan şiddet içermeyen bir işgal olarak, doğru biçimde
anlaşıldığında, şiddeti beslemez.

Tam tersine, İsa’nın kana susamış bir dünyanın ellerindeki vahşi ölümü,
hayat veren Baba’nın ellerinde, katledilmiş bir Oğul’un yeniden diriltilmesiyle
tamamen bambaşka bir hal alır. İsa’nın bize bildirdiği farklı Krallık, bize bizi
yok edebilecek kadar yaklaşan fakat bunun yerine çelişkili bir alternatif
sunan bir Tanrı’ya dairdir: “Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de
onda.” (Yuhanna 6:56) Doğru biçimde anlaşılıp tamamen benimsendiğinde
Hristiyanlık şiddeti teşvik edemez. Bunun yerine, kendisine en sert
eleştirileri yönelten kişilerin öfkeli sözlerini ve yanlış yönlendirilmiş
takipçilerinin kötüye kullanılışını alıp bunu, Kurtarıcısı gibi, onların anlattığı
hikâyenin tam tersine dönüştürür.

Yazar: Jill Carattini
Çeviri: Senem Ekener

Admin
Tarafından yayımlandı
Admin
Tartışmaya katılın

More from this show

Bölüm 198

Gerçek Mucize

Hristiyan olduktan sonra imanlıların tanıklıklarını paylaştıkları birçok video izledim. Videolardaki kişilerin başından mucize denebilecek...

Bölüm 197

Kaygı Tuzağı

“O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter.” (Matta 6:34) Bu ayet sıkça tekrar ettiğim...

Bölüm 194

Uygulayıcı Olmak

İncil’deki Yakup Kitabı’nda şöyle bir ayet vardır: “Çünkü sözün dinleyicisi olup da uygulayıcısı olmayan kişi, aynada kendi doğal yüzüne...

FideCultura

Recent posts

Bölüm 184