Bağışlamanın Acısı

Bölümü oynat

Wendell Berry, 1912’de Kentucky’de küçük bir topluluk içinde yaşayan iki arkadaşın öyküsünü aktarır.  Ben Feltner ve Thad Coulter birbirlerine, topraklarına ve sıkı çalışmaya güçlü bağlarla tutunmuş tarımsal bir toplumun üyeleridir. Ancak Thad oğluyla birlikte giriştiği riskli bir işte her şeyini kaybedince bir trajedi yaşanır. Aşağılanmış hisseden ve çaresizliğe düşen Thad, bir gün kendini kaybedene dek içip arkadaşı Ben’den yardım istemeye gider. Ben, sarhoşluktan ayakta durmakta zorlanan Thad’le iletişim kuramayacağını düşünüp, ertesi gün, ta ki ayılıncaya dek konuşmak istemez. Ancak Thad kendisini esir alan karanlığa teslim olur ve tüfeğini almak için evine döner. Daha sonra tekrar Ben’in evine gelen Thad sarhoşluğun yarattığı öfkeyle Ben Feltner’i vurur. Öykünün devamı Ben’in ailesi ve toplum tarafından güzel bir bağışlama ve merhamet örneği sergilemektedir. Fakat ne yazık ki, Thad bu bağışlamayı tecrübe edemez, çünkü en iyi arkadaşını öldürmüş olmanın acısıyla yaşamaya dayanamayarak kendi hayatına son verir.

Yazar daha sonra şu derin yorumu yapar: “İnsanlar bazen Tanrı’nın sevgisinden sanki keyifli bir şeymiş gibi bahseder. Fakat bir bakıma dehşetlidir. Kapsadığı bütün o şeyleri bir düşünün. Bay Feltner’i öldürmeden önce sarhoş, huysuz ve akılsız Thad Coulter’i da içermiştir.”(1)

“Tanrı’nın sevgisi bir bakıma dehşetlidir. Bütün kapsadığı o şeyleri düşünün…” Çoğu zaman bana şu soruldu, “Tanrı insanları acılardan ve çarmıhın şiddetinden geçmeksizin bağışlayamaz mıydı?”  Bu kulağa ne kadar hoş gelse de gerçek, beni sormaya mecbur kılar: Bağışlamak acı çekmeden mümkün mü?  Gerçek bağışlama acı kabul edilmeden ve gereği yapılmadan gerçekleşemez. Size yapılan bir yanlışlığa dosdoğru baktığınızda, fakat acıyı yanlış yapana geri iade etmek yerine kabul etmeyi tercih ettiğinizde bu her zaman ızdıraplıdır.

İsa bağışlama konusunu efendisine ödeyebileceğinden daha çok borcu olan bir hizmetkârın öyküsünü anlatarak tasvir eder (Bkz. Matta 18:21-35).  Efendi, hizmetkârını ailesinin ve kendisinin her şeyini satıp borcunun bir kısmını ödemesi için tehdit eder; ama hizmetkâr merhamet dilediği zaman efendi lütufkâr davranır ve borcu bağışlar. Ne var ki, aynı hizmetkâr kendisine borcu olan arkadaşını bağışlamaz, dahası ceza olarak onu zindana attırır.

Bazen bağışlamaya ve adalete sanki karşılıklı olarak müstesna kavramlarmış gibi muamele ederiz. Eğer adalet yolunu seçersek, seçeneklerin tazminat ya da misilleme olduğunu düşünürüz; ya suçlu kişi yaptığı yanlışı tazmin etmeli ya da cezasını çekmeli olarak yorumlarız. Hizmetkârın kendisine borçlu olduğu kişiye sunduğu seçenekler bunlardır. İkinci hizmetkâr geri ödeyemediği için, cezalandırılmıştır.  Ancak efendi merhamet yolunu seçer ve borcu bağışlar, ne tazminat ne de misilleme talep eder. Eğer Tanrı bizleri de efendinin hizmetkarı bağışladığı gibi bağışlıyorsa, neden çarmıhtaki acılara ve ölüme gerek olur? Çarmıh Tanrı’nın merhametini baltalar mı? Yoksa Tanrı’nın insanlığı geri ödemeye zorlamak ya da cezalandırmak için el altından kullandığı bir yol mudur?

Bu soruları sorarken adalet ve bağışlama kavramlarını yanlış anladığımız açığa çıkmaktadır. Adalet asla tek başına tazminat ya da misillemeyle yerine gelemez, çünkü hizmetkârların borçlarında olduğu gibi hakiki yanlışlar asla geri ödenemez.  Çekilen acı ve ızdırap tersine çevrilemez. Suçluyu cezalandırmak acıyı ortadan kaldırmaz, ancak kurbana kısa bir tatmin sağlar. Tıpkı ilk hizmetkârın kendisine borçlu adam zindana atıldı diye parasını geri alamaması gibidir… Adalet, dünyanın acılarını dengelemekten çok daha fazlası olmalıdır. İşleri doğru yapmakla, acıyı geri almayan; ama onu daha ötede yeni bir şeye dönüştüren bir tür restorasyonla ilgili olmalıdır.

Ve yanlışlıklar ceza ya da geri ödemeyle silinemediği gibi, basit bir bağışlamayla da gerçekten silinemez. Efendi hizmetkârın borcunu bağışladığı zaman, borç bir anda ortadan kalkmaz. Efendi kaybı üstlenir!  Borcun tüm yükünü kendisi kabul eder. Benzer şekilde bir insan da bağışladığı zaman, acının ya da adaletsizliğin tüm yükünü neden olan kişiye geri püskürtmek yerine kendisi kabul eder. Her ne kadar bu ıstırap verse de, iyileşmenin ve restorasyonun başlaması için yol budur. Bu nedenle kanlı çarmıhtan kaçınmanın bir yolu yoktur. Bu yüzden Tanrı’nın sevgisi dehşetlidir. Kapsadığı şeyleri bir düşünün: biz, en iyi ve en kötü hallerimizle, başarısız girişimlerimizle ve düpedüz zalimliğimizle, doğru eylemler için yanlış motivasyonlarımızla, yanlış eylemler için doğru motivasyonlarımızla… biz, dünyayı içine düşürdüğümüz kargaşalarla, dökülmüşlüğümüzle ve çaresizliğimizle, isyanlarımızla ve yetersizliklerimizle… Kapsananlar da bizizdir ve Tanrı’nın derin ve geniş sevgisiyle kurtulanlar da bizizdir. Pavlus, biz daha günahkârken Mesih’in bizim için öldüğü gerçeğini vurgularken hayretler içindedir(Romalılar 5:8)!

Ödeyemeyeceğimiz bir borcu talep etmek yerine, ödeyemeyeceğimiz bir borç için bizi cezalandırmak yerine İsa Mesih’te kendisini açıklayan Tanrı, kaybı kendi üzerine alır ve O’nu katledenlere kollarını açar. Çarmıh Tanrı’nın merhametinin gazabıyla evcilleştirilmesini temsil etmez; bunun yerine Tanrı’nın merhametinin düşündüğümüzden çok daha büyük olduğunu gösterir. Kapsadığı bütün şeyleri düşündüğünüzde çarmıh Tanrı’nın dehşetli sevgisinin resmidir…

Yazar: Rachel Tulloch
Çeviri: Senem Ekener

Admin
Tarafından yayımlandı
Admin
Tartışmaya katılın

More from this show

Bölüm 198

Gerçek Mucize

Hristiyan olduktan sonra imanlıların tanıklıklarını paylaştıkları birçok video izledim. Videolardaki kişilerin başından mucize denebilecek...

Bölüm 197

Kaygı Tuzağı

“O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter.” (Matta 6:34) Bu ayet sıkça tekrar ettiğim...

Bölüm 194

Uygulayıcı Olmak

İncil’deki Yakup Kitabı’nda şöyle bir ayet vardır: “Çünkü sözün dinleyicisi olup da uygulayıcısı olmayan kişi, aynada kendi doğal yüzüne...

FideCultura

Recent posts

Bölüm 190