Bir zamanlar tanınmayan adli tıp branşı şimdilerde güzel kadınların ve yakışıklı adamların DNA için sürüntü aldığı, kurşunların yörüngesini tespit ettiği ve saç telleri vs. kullanarak gerçeği adım adım birleştirdikleri vizyonlarla özdeşleşmiş hale gelmiş durumda. Adli tıp dizilerinin büyük popülerliği suç mahalli incelemesini tüm ev halkını ilgilendiren bir konu haline getirdi. Gerçek bir adli tıp uzmanı karşısında heyecanınızı bastıramayıp ona bu dizilerden birini seyredip seyretmediğini sormak isterdiniz belki siz de…
Adli tıbba karşı giderek büyüyen halk ilgisi, suç mahalli dizilerin seyredilme oranları kadar hızlı bir artış göstermektedir. Yalnızca İngiltere’de adli tıp programlarına başvuran öğrenci sayısındaki artış yaklaşık yüzde 33 olup, tamamen CSI, NCIS, Bones ve pek çok benzer programların etkisine atfedilmektedir. Diğer taraftan kriminologlar adli sistemlerin çeşitli biçimlerde yaygın bilgi kirliliğinden etkilendiğini, özellikle de jüri üyelerinin zihinlerinde bu yüzden yanlış beklentiler oluştuğunu not etmektedirler.
Analistler bu küresel adli tıp pop kültürü fenomenini ve sonuçlarını “CSI Etkisi” olarak tanımlasa da, bu motifi büyük bir hevesle benimsememizin nedenleri üzerindeki spekülasyonlar geniş kapsamlıdır. Kendi adıma konuşmam gerekirse, gizem ve kriz durumundan ipuçları ve kanıtlar yoluyla gerçeğe doğru hareket etmeyi ilgi çekici bulurum. Böyle bir dizi boyunca bir saatten az bir süre içinde karanlık bir bilmeceden tam bir çözüme götürülürüm. Aldanma, belirsizlik ve haksızlığın hüküm sürdüğü bir durumun içerisinden gerçek ve adalet açığa çıkar. Gerçekler açığa çıksa da şüphelinin suçunu itiraf etmediği ender durumlarda, bilimin ve uzmanların tanıklığı o kadar kesindir ki itiraf edip etmemesi neredeyse hiç fark etmez.
Elbette gerçek hayatta gizemler bu kadar kolay tahlil edilemediği gibi, gerçek bu derece mekanik bir biçimde ortaya çıkarılamaz. Fakat o kısa saat içerisinde, berrak gerçeğin bu kadar çabuk ve su götürmez biçimde sunulması karşısında hep hayrete düşerim. İngiliz Profesör Scott Campbell “aldatmacanın olası olmadığı ve dilin açıklamayı hedeflediği olaylarla yakın ve kesintisiz bir birleşim kurduğu, özlenen bir dünyanın” cazibesi üzerine spekülasyonlar yapar. Böyle bir dünyada gerçeğin doğası hakkında şöyle not eder: “Eğer nasıl arayacağımızı bilirsek, gerçek kendiliğinden belirgindir. Böylece kendi kendini anlatır.”
Gerçeğin zevklerin ve fikirlerin belirsizliğine bağımlı olduğu bir dünyada, kendiliğinden belirgin, tek boyutlu gerçeğin çekiciliği anlaşılır bir şeydir. Soyut çoğulcunun bütün o mağrur tevazusu milyonlarca çatırdayan sesin ve gerçeklik iddialarının gürültüsünü güzelleştiremez; önünde sonunda ortaya çıkan üründen yorulur ve daha az kirlenmiş bir görüntü aranır. Parlak dedektif Joe Friday’in de dediği gibi: “Bütün istediğimiz hakikatlerdir.”
Ama burada, gerçeği ararken basitleştirme girişimlerimiz içerisinde, gerçeğin doğasını basitleştirmemek için uyanık olmamız gerekir. Bütün iddialara ve seslere yer vermek için çoğulcuların yaptığı şey tam olarak budur. Ama Hristiyanlar için gerçeğin dünyası düz olmadığı gibi, gerçeğin ezgisi de kuru gürültü değildir. Tam tersine İsviçreli ilahiyatçı Hars Urs von Balthasar çoğu kez gerçeği “senfonik” olarak tanımlamıştır. Balthsar’ın yaptığı tanım üzerinde düşünen seminer profesörü Anthony D. Baker şöyle bir açıklama yapar: “Gerçek sadece tamamlanmış müzik parçası değil; ama yazıldığı biçimiyle onu Tanrı’ya geri çalma eylemidir. Kilise ancak gürültü kirliliği içerisinde sadece Mesih’i izleyerek, cehenneme bizzat inerek, düşmüş melodinin kurtulmasına etkin biçimde katılarak, Kutsal Ruh’un dirilten gücüyle hayatta kalabilir.”
Diğer bir deyişle gerçek, tıpkı “işin içyüzünde aslında ne olduğunu” kesin olarak bildiğimiz bir CSI dizisinin sonundaki gibi yakaladığımız, sadece edilgen bir şey değildir. Gerçeğin kesinlikle tanımlayıcı olan şu unsuru vardır; insan bedeninde gelen Söz (Logos) Tanrı’nın gerçek tanımıdır. Ama bu, Yuhanna’nın “lütufla ve gerçekle dolu” Mesih tanımında açıkladığı üzere tepkisiz ve soğuk gerçeklerden çok daha derin ve çok boyutlu bir kavramdır. Gerçeğin uygun ve etkileşimli bir niteliği vardır ve bu nedenle onu özümsemek bir saatten fazla sürer ve ancak kişiliksiz, basitleştirilmiş alternatifler dünyası içinde onun derinliklerine ve karakterine girerek anlaşılır. Çünkü eğer gerçek kişiselse—aslında bir Kişi ise –o zaman gerçek olan kişiyle ve bu gerçeği keşfetmeye yönlendiren Ruh’la ömür boyu sürecek bir ilişki talep eder.
Hiç kuşku yok ki, Hristiyan inancının sırrı büyüktür. Pavlus’un İsa’yla ilgili yaptığı tanım zorlayıcı kanıtlar kadar anlaşılmaz gerçeklerle doludur: “O, bedende göründü, Ruh’ça doğrulandı, Meleklerce görüldü, Uluslara tanıtıldı, Dünyada O’na iman edildi, Yücelik içinde yukarı alındı.” (1 Timoteos 3:16). Bu, ilahi hakikatin yüksekliğinin ve derinliğinin kanıtları, fiili ve tanımlayıcı parmak izleri olarak düşünülebilir. Çok boyutlu ve bitmez tükenmez olan lütuf ve gerçekle dolu Kişiye işaret eden ipuçlarıdır.
Yazar: Jill Carattini
Çeviri: Senem Ekener