Hızlı bir şekilde akan bir hayatın içindeyiz. Özellikle büyük şehirlerde bu hız fazlasıyla hissedilir. İnsanların işe gidiş ve işten çıkış saatlerinde bu hızı hissetmemek mümkün değildir. Bu koşuşturma iş günlerinde her gün gözlemlenebilir. Yoğun iş saatlerinin sonucunda herkes diğer sorumluluklarını gidermek için bu hızın bir parçası olur. Çocuğu okuldan almak, ev temizliği, alışveriş yapmak, yemek yapmak ve hesapta olmayan diğer birçok iş bu hızlı olma isteğini haklı çıkartır. Bu telaş ve panik hali bir zorunlulukmuş gibi gelir.
Bu birbiri ardına hiç durmadan sıralanan işlerin meydana getirdiği koşuşturmanın, ister istemez insanın düşünsel mekanizmasını da bozacağını ön görebiliriz. Hayatın birçok alanına sirayet eden bu panik hali bir alışkanlık haline gelebilir. Bunun en basit örneği market kasalarındaki ödeme kuyruklarında gözlemlenebilir. Herkesin tek amacı oradan bir an önce ayrılmaktır. Bunu sıra bekleyenlerin yüzünden okuyabilirsiniz. Ama beklemek zorundadırlar ve bu zorunluluğun nasıl bir mutsuzluğa dönüştüğünü rahatlıkla görebilirsiniz.
Ayrıca bazı sabır gerektiren uzun vadeli işlere odaklanmak oldukça zorlaşabilir. Hatta bir kitabın hakkını vererek okumak bile pek mümkün olmayabilir. Çünkü burada da yine kısıtlı zamanı verimli kullanma baskısı vardır. Kitap okuma eylemi de bir önceki iş ile sonraki iş arasında kalan bir zamandır. Bu nedenle belki de okunanları analiz edemeden diğer işe geçilir. Zaman yetmez. Kalan zamanı ise diğer işlere ayırma zorunluluğu kişiyi etkiler. Bu bakış açısıyla geliştirilmek istenen bazı yeteneklerin, boş zaman faaliyetlerinin de aynı zaman sıkışıklığının kurbanı olacağı söylenebilir. Sonuç olarak sabırla üzerine eğilinmesi ve geliştirilmesi gereken, bizi biz yapan faydalı alışkanlıklar gittikçe yüzeyselleşebilir. Ayrıca bu tür bir durum devamlı hale geldiğinde kişisel tükenişe sebep olabilir. .
Gelinen noktada insanlara mutluluk veren faaliyetlerin ne kadar sekteye uğrayabileceğini görebiliyoruz. Hayattan zevk almak için sadece kısıtlı zaman içinde bazı iyi işlere vakit ayırmak yeterli gözükmüyor. Aynı zamanda zihin olarak da iyi bir noktada olmalıyız. Hayat içinde bizi zorlayan koşullar olacaktır. Dönemsel olarak yoğun veya işimiz gereği işe çok vakit harcamak zorunda olabiliriz. Bu, günümüz hayat koşullarında gayet normaldir, ama önemli olan bazı farkındalıklar geliştirmektir. Hızın ve paniğin belli ölçüde bizimle beraber olabileceğini düşünebiliriz. Çünkü bunu değiştiremeyiz, ama bunu normalleştirmeyip hayatın her alanına yayılmasını önleyebiliriz.
Bu önlem alınmadığında, yukarıdaki sorunların yanı sıra daha büyük sorunlar da oluşabilir. Mesela bu hayat kargaşası içerisinde bir Kutsal Kitap çalışmasına tam olarak odaklanmadan katılmak ne kadar yararlı olur? Peki, bir pazar günü kilisede tüm zamanı dalgın bir zihinle geçirmek nasıl gelir bize? Ya da kişisel dua zamanımızda yüreğimizi açamamak ne kadar anlamlı olur? Tüm bu zamanlar fazlasıyla önem taşıyorken, hayatımızın merkezinde olması gerekiyorken yüzeysel veya sadece görev icabı bunları gerçekleştirmek Tanrı’yla aramıza mesafe koymamıza neden olabilir. Oysa Tanrı bizden O’nu tüm yüreğimizle aramamızı ister. (Yeremya 29:13)
Elbette gündelik yaşantımızdaki zorluklarla uğraşmak da görevimizdir, ama Rab’bin istediği bir hayatı yaşayacaksak O’nun önüne geldiğimizde tüm yüreğimizle O’nla olmalıyız. Bu dünyada var olan ve var olacak olan günaha bulanmış bazı durumlardan ancak bu şekilde, O’nun sayesinde kurtulabiliriz. Yüzeysellik de işte tam bu günaha bulanmış durumlardan biridir. Bu toksik durum sinsi bir şekilde sabırsız tutum ve davranışların sonucu oluşur, acele etmeyi ve paniği kafamıza yerleştirir ve sahip olduğumuz güzelliklerin içini boşaltır. Fakat kurtuluş mümkündür ve kurtuluş Tanrı’dadır.
Ayrıca bu tür durumları normalleştirmeyip samimi ve içten bir şekilde Rab’be döndüğümüzde diğer açılardan da şifa bulmamız olasıdır. Esenliğe kavuşmak için bir fırsattır bu. Karanlığın zihnimize yayılmasını durdurduğumuzda ve ışığa döndüğümüzde o ışık karanlığı da alt edecektir. (Yuhanna 16:33) Dünyasal koşuşturma içinde yer açtığımız bu alan tüm dünyamıza yansıyacaktır.
Tanrı’ya teslimiyet yüreğimizde yer buldukça, O’nun yolunu izlemeyi hayatın merkezine koydukça, günlük hayatın hızında Rab’bin dokunuşlarını beklemek ve değişimi arzu etmek de yüreğimizin istediği şey olacaktır. Işık karanlığı yenecektir, ama en önemlisi hayatımızda karanlığın yok olması adına büyük istek meydana gelecektir. Bu istek körüklendikçe dünyaya meydan okumaya, Rab’bin bizden istediği sabrı göstermeye başlarız. O’nu sabırla beklediğimiz bu süreçte cesur ve yürekli olmak için çok sebebimiz olur. (Mezmur 27:14)
O zaman marketteki kasa kuyruklarındaki mutsuz insanlar için bir umut olacağından bahsedebiliriz. Dünya ne verirse versin buna göğüs germeyi ve dünyanın istediği şekle bürünmemeyi seçebiliriz. Sevgi yüzeyselliği yok eder, umut tükenmişliği… Tanrı’nın ışığı karanlığı kör eder ve sonsuz yaşamın paydasında esenliği hissederiz.