Çoğumuzun kullandığı bir cümledir bu: ‘Bugün ya da bu hafta nasıl geçti anlamadım’
Günümüz dünyasında devamlı bir yoğunluk bir koşturmaca var ve ben de çoğu zaman kendimi
bir koşturmaca, telaş içinde buluyorum. Ama bu, bir markette “10 parçadan az” kasasındaki
sıraya girmek, trafikte hız yapmak ya da aynı anda beş işi birden yapmak için etrafta koşturmak
gibi günlük bir telaş değil. Bu daha çok, hayatımın şu anında var olmayı başaramama durumu.
Koşullar ne olursa olsun, kendimi sık sık, telaş içinde, bundan sonra ne olacağını merak ya da
endişe ederken buluyorum. Hayatımızın içinde “bir sonraki olaya doğru aceleyle ilerleme”
alışkanlığı, oldukça yaygın ve gençliğimizden beri yerleşmiş bir davranış biçimidir.
İlkokuldayken, ortaokulda olmak için sabırsızlanırdım. Ortaokula geçtiğimde, liseye gitmek
için sabırsızlanıyordum. Liseye geldiğimde, üniversiteye gitmek için sabırsızlanıyordum.
Üniversiteye geçtiğimde, çalışmaya başlamak için sabırsızlanıyordum. Hayatın ne kadar hızlı
aktığı düşünülürse, bir sabah uyanıp, hayatın ne kadar hızlı geçtiğini ve bu hızla yaşarken
kendimizi büyük bir koşturmanın içinde hissettiğimizi acıyla fark etmemiz hiç de alışılmadık
bir durum değildir.
Verimlilik odaklı bir toplumda yaşıyor olmamız da hayatı aceleyle yaşama eğilimimiz
konusunda bize pek yardımcı olmuyor maalesef. Bizler “her şeyi hemen isteyen” bir toplumda
yaşıyoruz ve sürekli daha hızlı hale gelen teknolojik gelişmeler de bir şeyleri hemen elde
edemediğimizde yaşadığımız sabırsızlığa katkıda bulunuyor. Teknoloji hayatımızın birçok
alanında büyük ilerlemelere sebep olurken, bu gelişmelerin sürekli büyüyen hızı, benim
hayattaki acele etme eğilimimle birleşince ruhsal hayatım üzerinde oldukça baskıcı bir etkiye
sahip olabiliyor. Böylece azimle ve aceleyle ilerlerken derin düşüncelere dalmamız ve onların
yankılarını dinlememiz için bize hiç alan kalmıyor. Sizin de başınıza geliyor mu? Çoğu zaman
aradığım yanıtları hemen bulamadığımda, başarılarıma ulaşmam bazı engeller yüzünden
geciktiğinde ya da diğer insanların ilerleme hızı benim fırtına hızıma yetişemediğinde kalbim
sabırsızlık ve hayal kırıklığıyla doluyor.
Peki, Kutsal Kitap’ın tasvir ettiği dünya ile bizim bugün telaş içindeki hayatlarımız
arasında benzerlikler ya da farklılıklar var mı? Biraz kafa karıştırıcı görünse de Tanrı hiçbir
zaman telaş içinde tasvir edilmemiştir. Örneğin İbrahim, bir varisi olacağına dair sözü, İshak’ı
görmeden yirmi beş yıl önce almıştı. Yusuf, 17 yaşında bir delikanlıyken, bütün erkek
kardeşlerinin onun önünde diz çökmesini hayal etmişti. Fakat kardeşlerinin gelip önünde diz
çökmesi ve ondan yiyecek istemesinden önce uzun ve zorlu yılların geçmesi gerekti. Tanrı
yanan bir çalının içinden görünüp İsrailoğulları’nı yönetmesini söylediğinde Musa 80 yaşını
devirmiş, hayatının baharını çoktan geride bırakmıştı. Samuel, Davut’un bir gün Kral olacağını
söylediğinde, Davut daha babasının sürülerini güden küçücük bir çocuktu ve sonunda tahta
çıkması için aradan uzun yıllar geçmesi gerekti. Ve İsa, hayatının otuz yılını kimsenin
tanımadığı biri olarak geçirip toplumsal hizmetlerde bulunmuş; sadece son üç yıl boyunca
Tanrı’nın Krallığı’nın hayatı ve hizmetinde egemen olduğunu duyurmuştu.
İnsani bakış açısıyla, özellikle de bu insanlar “her şeyi hemen isteyen” bir toplumda
yaşıyorsa, Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın bağışlamasının neden yavaş yavaş gün yüzüne çıktığının
anlaşılması oldukça zordur. Bu, Tanrı’nın hem bu insanlara verdiği sözler açısından, hem de
tüm dünyanın kurtuluşu açısından geçerlidir. İsa Mesih’in gelişi, tarih sahnesine çıkmadan
yüzyıllarca önce bildirilmiştir. İnsanların kurtuluşu gibi oldukça hayati bir konuda Tanrı’nın
neden bu kadar yavaş hareket ettiğini merak etmememiz neredeyse imkânsızdır. Bu soru birinci
yüzyılda da insanların cevabını aradığı bir soruydu. Mesih’in Kral olacağı Krallığın hemen
ortaya çıkması için oluşan kıyamet beklentileri ortaya çıktığında, birçok kişi bu soruyu sordu.
İsa’nın öğrencilerinden Petrus ikinci mektubunun bir bölümünde bu endişelerden bahseder.
Tanrı, söz verdiği sonsuz Krallığını kurmak için neden beklemektedir? Bu, kesinlikle önemsiz
mesele değildir, çünkü o zaman da büyük bir inançsızlığa sebep olmuştur. Bu soruyu soran
kişiler, Tanrı’nın verdiği sözün doğru olmadığını, hatta belki de O’nun gerçekten Tanrı
olmadığını düşünerek O’nunla dalga geçmeye başlamışlardı. Petrus’un bunlara yanıtı, Tanrı’nın
yavaşlığının ya da daha doğrusu sabrının aslında kurtuluşun büyük bir parçası olduğu
şeklindeydi. “Bazılarının düşündüğü gibi Rab vaadini yerine getirmekte gecikmez; ama size karşı sabrediyor. Çünkü kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbe etmesini istiyor.
… Bunun için, sevgili kardeşlerim, madem ki bunları bekliyorsunuz, Tanrı’nın önünde lekesiz,
kusursuz ve barış içinde olmaya gayret edin. Rabbimiz’in sabrını kurtuluş fırsatı sayın.” (2.
Petrus 3:9, 14 – 15)
Tanrı’nın uzun ve yavaş işleyişi, kendini telaş içinde, bundan sonra ne olacağını merak
ederken bulan bizlere işkence etmek için değildir. Tam tersine, Tanrı’nın “yavaşlığı” güzel bir
hediye olarak görülmelidir. Tanrı’nın görünüşteki yavaş hareketleri, O’nun hayatlarımızda var
olmasını sağlamamız ve olmamız gereken insanlar olmamız için bizi şekillendirecek olan
yolculuğa çıkabilmemiz için bize bolca fırsat sunar. Ayrıca, geniş bir zaman aralığı, Tanrı’nın
kurtuluştan kastettiği şeyin çok yönlülüğünü, bunun sadece kendimiz için değil, tüm dünya için
olduğunu anlayacak kadar gelişmemiz için de bize olanaklar sunar. Bizler, eğer Tanrı’nın sabırlı
aleminde yaşıyor ve Petrus’un dediği gibi, “doğruluğun barınacağı yeni gökleri, yeni
yeryüzünü” bekliyorsak bu, Tanrı’nın yavaş ve sabırlı Krallığına diğer insanları da dahil etmek
için gösterdiği merhametin bir sonucudur.
Yazar: Margaret Manning