Gerçeklik ve kesinlik üzerine yapılan yorumlar postmodern çağımızdaki belki de en önemli tartışmalardandır. Yaşadığımız çağda, objektif ve tanımlayıcı gerçeklerin yanlış olduğu savunuluyor. Aslında bizler, bir şeyin gerçek olup olmadığını bilip bilememek konusunda büyük bir şüphe içinde bırakıldık.
Tabii ki gerçeği yorumlama sorunu sadece entelektüel bir tartışma konusu değildir. Hatta muhtemelen her birimiz, hayatımızın bir döneminde hakikatin yorumlanması konusunda tartışmaların bir parçası olmuşuzdur. Hangi politik parti milli gerçekliklerimizi doğru biçimde değerlendiriyor? Hangi medya kaynağı haberleri doğru, önyargısız ve adilce veriyor? Hangi kültürel sembol ya da sanatçılar, tüm karmaşıklığıyla insanlığın durumuna doğru biçimde ışık tutuyor?
İnancı ne olursa olsun tüm insanlar benzer yorumlama sorunlarıyla boğuşur. Bu paragrafta ne anlatılıyor? Buradan çıkan sonuçlar neler? Bugünün dünyasında ne anlama geliyor? Ve aynı paragrafın bu kadar fazla ve farklı yorumu olması nasıl mümkün olabilir?
Yorumlamaya dair tüm bu sorulara rağmen, Hristiyan inancı hakikati bildiğini ve temsil ettiğini söyler. Hristiyanlar, hakikatin Kutsal Kitap’ta yazılı olduğuna inanır. Fakat bu hakikatin kendini nasıl göstereceği ve farklı kültürler ve dillere nasıl yansıyacağı konusu zaman zaman tartışılır ve değerlendirilir. Eserlerini dördüncü yüzyılda yazmış olan Aziz Agustin, Yaratılış kitabının başlangıcındaki ifadeler hakkında şöyle sorular sorar:
Yaratılış zamanın başlangıcı anlamına mı geliyordu, çünkü var olan her şeyin en başıydı? Yoksa Tanrı’nın Sözü’nde söylendiği gibi, her şeyin başlangıcı, O’nun tek Oğlu İsa mıydı? Ve Tanrı, kendisi hiç değişmeden nasıl değişebilir ve zamana bağlı işler yapabilirdi? Ve “yerler ve gökler” derken neyi kastetmişti? “Yerler ve gökler” ifadesinde kastedilen şey hem ruhsal hem bedensel yaratılış mıydı yoksa sadece bedensel yaratılıştan mı bahsediliyordu? Ve Tanrı, “Işık olsun.” Derken gerçekte ne demek istiyordu? Bu, zamanın içinde miydi yoksa sonsuzlukta mıydı? Bu ışık, ruhsal bir şey miydi, yoksa fiziksel bir şey miydi?
Aziz Agustin’in Yaratılış kitabının ilk bölümü hakkındaki bu soruları, Kutsal Kitap’ı yorumlamanın karmaşıklığı konusunda bizlere biraz fikir verebilir. Fakat soruları olmasına rağmen Aziz Agustin, Kutsal Kitap’ın dünyasına girmiş biri için, Tanrı’nın kendisini yaşayan bir hikâye olarak ortaya koyacağını anlamıştı. İsrail’in hikâyesinde ve İsa’nın kişiliğinde, affedici bir Tanrı portresi çizilir. Eski ve Yeni Antlaşma’nın yazarları o zamanlar çok yaygın olan sözlü tarih geleneğinin aksine, bu kitapları gelecek nesiller için de ‘canlı’ tutmak ve gelecek nesillere Tanrı’nın affediciliği konusunda şahitlik etmek için yazıya geçirmek üzere ilham almışlardır. Bu şekilde Tanrı, sadece daha önce söylenmiş ve yazılmış olan sözlerin özünün değil, aynı zamanda gerçekliğin doğasına dair bir şeyin de “ete kemiğe bürünmesine” olanak sağlamıştır.
Hristiyanlar İsa’nın, Tanrı’nın nihai sözü olduğuna inanır. O, yaşayan Kutsal Kitap’tır ve Tanrı’nın doğasını ve gerçekliğini yorumlayan kişidir. İbraniler’e hitap eden mektubun yazarı bize şöyle der: “Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğlu’yla bize seslenmiştir.” (İbraniler 1:1 – 2) Ve Yuhanna bize, Tanrı’nın bize söylediği son sözün, Tanrı’nın bizimle konuşmasının son biçiminin İsa Mesih’in kendisi olduğunu söyler: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. … Söz, insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini Baba’dan gelen lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul’un yüceliğini gördük.” (Yuhanna 1:1 – 2, 14) Tanrı’nın sözlerini yazıya geçiren bu yazarlar bize, Tanrı’nın en son, daimî ve en tanımlayıcı Sözü’nün etten kemikten olan İsa Mesih’in ta kendisi olduğunu söyler. İsa, yaşayan Kutsal Kitap’tır ve O’nun hayatı, bize Tanrı’nın gerçeğini anlatır. Bu nedenle hakikat, öğrenilmesi gereken bilgilerden fazlasıdır; hakikat bir Kişidir.
İbraniler’e Mektuplar kitabının yazarı bu konuyu çok net biçimde açıklar. Peygamberlerin kanunları ve öğretileriyle, Baba tarafından gönderilmiş olan, Yaşayan Söz İsa Mesih arasında çok büyük bir fark vardır. Elbette, İsa’nın yaşayan Söz olarak dünyaya gelmesi, yazılmış olan sözleri sıfırlamaz ve geçersiz kılmaz. Tam tersine, bu ikisinin arasında birbirinden beslenen bir ilişki vardır. Yazılı sözlerin hepsi, Yaşayan Söz olan İsa’yı ve Tanrı’nın kurtarıcı eylemlerini işaret eder. İsa yazılı olan sözü hayata geçirir ve yazılı olan sözlerin hepsi anlamını ve bütünlüğünü İsa’nın hayatı ve öğretilerinde bulur. Hatta İsa, İsrail’in tüm yasalarının ve peygamberlerinin yaşam bulduğu, beden almış haldir! İsa da Dağdaki Vaaz’da kendisi hakkında bunu söyler: “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.” (Matta 5:17) İsa Mesih kendi yaşamıyla Tanrı’nın Krallığı’nı hayata geçirir ve etten kemikten yapılmış olan Tanrı’nın Sözü, bizler için Tanrı’nın Krallığı’ndaki düzende yaşamanın neye benzeyeceğini yorumlar.
Bizler inançlı bir şekilde Tanrı’yla iletişim kurdukça ve hakikati aradıkça yorum meseleleri devam eder. İsa’nın takipçileri olduğumuzu belirterek bizler yaşayan, nefes alan birer Kutsal Kitap olmaya çağrılırız. İngiliz Yeni Antlaşma Uzmanı N. T. Wright bunu, bakın nasıl ifade ediyor: “Kutsal Kitap’ın gücü, Kilise’nin Kutsal Kitap adına bu dünyada işe koyulduğu, Tanrı’nın Krallığı’nın, İsa Mesih’in bedeninde geldiği haberinin verildiği ve Yaşayan Tanrı’nın, kötülüğün güçlerini yenip bu dünyada yeni yaratım işine başladığının duyurulduğu zaman en güçlü biçimde eyleme dökülmüş olur.” Bize kurtuluşu bahşeden Tanrı’nın kendisinin yaptığı gibi, kurtuluş yolunda yürüyenler de bu öyküyü tekrar tekrar anlatır. İnsanlığı kurtarmış olan Tanrı, hala yaşamlar kurtarmaktadır ve yapılabilecek en sade yorum bu yaşamlardır.
Yazar: Margaret Manning