Metrodaki Güzellik

Bölümü oynat

Dale Henderson, bir gün klasik müziğin tamamen yok olacağından korktuğu için New York City metrosunda çello konserleri veriyor. Dale, konserlerini bedavaya veriyor ve genellikle Bach’ın solo çello suitlerini çalıyor, çünkü onların gücü ve güzelliği, onları dinleyen herkeste istisnasız büyük bir beğeni, mutluluk ve derin duyguların oluşmasına sebep oluyor. Birçoğu daha önce hiç çello sesi ya da Bach konçertosu duymamış dinleyiciler merakla, etkilenmiş biçimde durup onu dinliyor. Henderson için müzik, insanlara faydalı bir şey sunuyor ve diğer türlü hiç haberleri olmayacak olan gelecek nesil klasik müzik severlerinin tohumlarını atıyor. Ve bu fikrin güzelliği, o gülle gibi çellosunu metro merdivenlerinde bir aşağı bir yukarı taşımasına değiyor.  

Bir mayın tarlası dolusu engelle karşılaşmadan güzellik hakkında konuşmak her zaman kolay değildir. Tanımı gereği, “görenin gözünde” olması, güzelliğe en hafif deyimle belirsiz bir özellik kazandırır. Henderson klasik müzik olmayan bir dünyayı “ruhsuz” olarak tanımlarken, bazı insanlar bunu hiç önemsemeyebilir bile. Fakat yine de belirgin karşılaşmalar gitgide daha dikkat çekici hale gelen bir dünyada, güzellikten bahsetmemek de çok zordur. Bir yazar, güzellikle farklı yollarla karşılaşmalarımızın ortak etkisini şöyle tanımlamıştır: “Güzellik, bunu deneyimleyen kişiyi olduğu yerde durmak zorunda bırakıyormuş gibi görünüyor. Bu ister Broadway Boogie-Woogie adındaki bir resim, ister Paganini’nin yazdığı sonatlardan birinin skerzosu olsun, güzellik yapıcı bir sükûnet anıdır. Güzellik bizi heyecanlandırmaz ya da bize onu taklit etme arzusu vermez. Güzellik, kendimizi sadece bu deneyim için yaşıyormuşuz gibi hissetmemiz ve sadece var olmamız anlamına gelir.”  

Bir keresinde birinin şöyle dediğini duymuştum: “Vücut için yiyecek neyse, ruh için de güzellik odur.” Fakat vücut için yediğimizi yemeğin aksine, güzellik her zaman bizim daha fazlası için istek duymamıza sebep olur. Bizde, onu bir kez daha tatmak, bir kez daha görmek için bir istek, bir sızı bırakır. Her birimiz için bu sızı kendine özgü ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkabilir. Geçtiğimiz günlerde bir konsere gitmiştim ve konser esnasında bu hayatın ne kadar güzel olduğu düşüncesiyle duygu dolu bir an yaşadım. Daha önce buna benzer anları doğanın ortasındayken, ağaç kovuğundan kurtçuklar yiyen bir ağaçkakana ya da dev çınar ağaçlarıyla dolu muhteşem bir manzaraya bakarken yaşamıştım. Mezmurlar’da şöyle denir: “Gökler, Tanrı’nın görkemini açıklamakta. Gökkubbe ellerinin eserlerini duyurmakta.” (Mezmurlar 19:1) Bu nedenle Hristiyanlar olarak bizlerin, zaman zaman bu güzellikler karşısında kendimizi şaşkına dönmüş halde bulsak da bu büyük görkemin tadını birçok farklı durum ve ortamda deneyimlememiz şaşırtıcı değildir. Fakat kör bir umursamazlıkla şekillenen bir dünya görüşünde, güzelliğin varlığı ve amacını açıklamak çok daha zordur.  

Elbette bu, güzelliğin her zaman basit, hoş, keyif verici bir şey olduğu ve kolaylıkla açıklanabileceği anlamına gelmez. Güzellik, üzerine epeyce kafa yorulması gereken bir şey de olabilir. Elie Wiesel, Soykırım adlı kitabında, Varşovalı Juliek adında inanılmaz yetenekli bir kemancıyla bir anısını anlatır. Juliek bir gece, ölmek üzereyken, karanlık bir odada açlıktan ölmeye yüz tutmuş olan bir grup adama bir Beethoven konçertosu çalar. Wiesel bu yoğun, çok güzel, akıldan çıkmayan ve hüzünlü müziği net olarak hatırlar ve Juliek’in sanki o kemanla kendi hayatını çaldığını fark eder. Bu adamların, bu bestenin güzelliğiyle karşılaşması çok insanidir ve bu kadar insanlık dışı koşullarda hepsi için çok sarsıcı bir deneyimdir. Sabah uyandıklarında Juliek’in öldüğünü, kemanının da yerde, onun yanında yattığını görürler.  

Güzelliğin birbirini sürekli takip eden varlığı ve yokluğu sadece bizleri durdurup sakinleştirme gücüne katkıda bulunur. Güzelliğin ciddi boyutta yokluğu da içimizde benzer bir sızıya sebep olabilir ve eğer güzellik sadece tesadüfî bir şey olsaydı, bu eksiklik duygusu açıklanamaz hale gelirdi. Fakat Hristiyan dünya görüşü bizlere, sadece güzelliği yaratan, görkemi bize bunun parçalarını görme fırsatı sunan değil, aynı zamanda tüm kırgınlıkları alan, tüm bu parçaları alıp bizi bütünle tanıştıran bir Tanrı’nın varlığını müjdeler.  

Bir arkadaşımın hüzünlü bir anısını bir ve bunun akabinde yaşadığı farkındalığı paylaşmak istiyorum sizinle: ‘Bir yaz, çalıştığım okul sonrası programına devam eden küçük kızlardan birini arı sokmuştu. Küçük kızın vücudu çok ciddi bir tepki gösterdi ve sağlık görevlileri onu hayata döndürmeyi başaramadılar. Küçük kızın cenazesinde, arkadaşlarından birinin yanında duruyorum ve bir anda, bana dönüp gözyaşları içinde şöyle dediğini hatırlıyorum: “Alnındaki kesik asla iyileşmeyecek.” Küçük kız birkaç gün önce çocuk bahçesinde oynarken alnını hafifçe kesmişti ve arkadaşı, kendi şoku ve yasının içinde bu gözlemi yapmıştı.’ Arkadaşım bu çocuğun sözlerinin nasıl da inanılmaz derecede yol gösterici olduğunu düşünür. Küçük kızın fark ettiği şey belki de çok basittir ama düşüncesinde gerçekten de çok bilgece olan bir şey vardır. Küçük kız içgüdüsel olarak bunun doğru olmadığını, yaraların iyileşmesi gerektiğini, hayatın kırık dökük parçalarının öyle olmaması gerektiğini ve en derindeki ve en inatçı arzumuzun bütünlük olduğunu söylüyordur aslında.  

Bazen bizlere, daha fazlası için yaratıldığımızı hatırlatan şey, bu bütünlüğün ya da güzelliğin yokluğu olur. Çok ilginçtir ki, bu küçük kızın yorumundaki şeyi, Kutsal Kitap’taki her peygamber söylemiştir. Evet bunu, hem insanların gözlerini umutsuzca Tanrı’nın görkemine karşı açmaya çalışan, hem de bu görkemin yokluğuna işaret eden peygamberler söylemiştir. Onların her biri etraflarındaki dünyaya bakmış ve oradaki kırık uçları ve çirkin hataları görünce, içgüdüsel olarak şöyle haykırmıştır: “Hayır, bunun böyle olmaması gerekiyor!” Biz, daha fazlası için yaratıldık. Biz, bütünlük için yaratıldık. Ve bizler bunu, bütün olan O’nun varlığından dolayı biliyoruz.  

Güzelliğin bizim üzerimizde böyle büyük bir etkisi olmasının asıl sebebi, bir açıdan Tanrı’ya benzemesi ve Tanrı’nın güzelliği, iyiliği ya da bilgeliğinin bir ifadesi olmasıdır. Metroda ilerlerken duyduğumuz kısa bir müzik, sessizce yapılan nazik bir jest, bizi heyecanlandıran ya da kırıldığımız için bizi durduran bir şey… Bu anların her biri bizde bütünlüğe karşı bir istek ve açlık yaratır. Bu sayede, Tanrı’nın yüzünü gördüğümüz zaman, aslında O’nu tanımış olduğumuzu fark edeceğiz.  

Yazar: Jill Carattini 

Admin
Tarafından yayımlandı
Admin
Tartışmaya katılın

More from this show

Bölüm 222

Gerçeği Bulmak

Filozoflar gerçeği soyut bir düzlemde tartışırlar. Bu tip tartışmalar insanlara yardımcı olmak içindir ve kendilerine has özel bir yerleri...

FideCultura

Recent posts

Bölüm 219