Kendini Aldatma ve Dönüşüm

Bölümü oynat

“Eğer Tanrı varsa ve insanların yaşadıklarına ilgi gösteriyorsa, onun iradesi anlaşılmaz değildir” diye yazar Sam Harris, 2004 yılındaki tsunami felaketiyle ilgili olarak Hristiyan Halka Mektup adlı kitabında. “Burada anlaşılmaz olan tek şey akıl sahibi pek çok insanın bu olayların dinmeyen korkusunu inkâr edebilmesi ve ahlaki bilgeliğin doruğunun bu olduğunu düşünebilmesidir.” “Tanrı’nın Kuklaları” adlı makalesinde Harris şunu öne sürer: “Bir insan, dinden edinebileceği değerli her şeyi, yetersiz kanıtlar üzerinde varsayımlar yapmadan dürüstçe edinebilir. Gerisi kendini aldatmaktır, hikâyedir.” Oxford zooloji profesörü Richard Dawkins, benzer şekilde Tanrı fikrinin bir virüs olduğunu ve onu silecek bir yazılıma ihtiyacımız olduğunu iddia eder: “Bizi bu şekilde düşünmeye iten virüsü bir şekilde ortadan kaldırırsak, insanları çileden çıkartan Tanrı, iyi ve kötü kavramlarından temizlenecek ve kurtulacağız.” Christopher Hitchens ve diğer birkaç ateist, her dini inancın yasaklanmasını talep ederler, “Bu saçmalığa son verilsin” biçiminde savaş çığlıkları atarlar. Tanrı yanılgısını bir kez sıyırıp attıktan sonra yeni umut ve sınırsız ufuklar sunan bir dünya vaat ederler.

Fakat onların bilmeleri gereken bir gerçek vardır. Gerçek şudur ki, insan aklını aşan şeyi kaybetmenin yol açtığı boşluk, felsefi ve varoluşsal açıdan kati ve yıkıcıdır. Esasında Tanrı’nın varlığını inkâr etme mecburiyetine dayanan nesnel bir ahlâk yasasının inkârı, en nihayetinde kötülüğün de inkâr edilmesiyle sonuçlanır. Üstelik biri Dawkins’e şunu sormalıdır: O virüsü ortadan kaldırmaya ahlaki olarak mecbur muyuz? Bir şekilde kendisi virüsten özgür kalmıştır ve bu nedenle ahlaki verilerimizin girişini kendisi yapabilir!

İyi Tanrı ve kötü dünya arasında çelişki olarak adlandırdıkları şeyden kaçış girişimiyle ateistler “evrimsel etik” gibi kavramlar ortaya atarak bir ahlâk yasasının (ve dolayısıyla bir ahlâk yasa koyucunun) etrafında dans ederler. Tanrı’nın varlığına karşı çıkanlar gerçekte bir yandan O’nu inkâr ederken, diğer yandan Tanrı rolüne soyunurlar. Şimdi birisi şöyle sorabilir: Eğer bir ahlâk yasanız varsa, neden bir ahlâk yasa koyucuya ihtiyaç duyarsınız? Bunun cevabı sorgulayıcı ve sorguladığı konunun her zaman temel bir kişisel değer içermesidir. Ahlâktan söz ederken onu soyutlamanız mümkün değildir. Soruda ve sorunun nesnesinde, kişiler ima edilmektedir. Kısacası ahlâk yasa koyucusu olmaksızın bir ahlâk yasası ileri sürmek, soran bir kimse olmadan kötülük sorusunu sormaya eşittir. Bu nedenle ahlâk yasasının kendisi doğal olarak bir kişiliğe işlemedikçe, ahlâk yasası var olamaz; bunun anlamı eğer ahlâk yasası değerliyse, aslen lâyık bir kişi gerektirir ki bu kişi ancak Tanrı olabilir.

Gerçekte, hakiki olanı değiştirme beceriksizliğimiz her şey üzerinde egemen olmakla ilgili büyük hayallerimizi bozmaktadır. Fakat varoluşsal sorunumuzdan ahlâk yasasından kaçarak kurtulamayız. Nesnel ahlaki değerler ancak Tanrı var ise vardır. Örneğin eğlence olsun diye bebekleri sakat bırakmak uygun mudur? Mantık sahibi herkes “hayır” diyecektir. Nesnel ahlaki değerlerin var olduğunu biliriz. Bu nedenle Tanrı var olmalıdır. Bu ilkeleri ve geçerliliklerini incelemek çok güçlü bir argüman ortaya koyar.

Elbette, dünya ahlaki yasanın mutlaklığının ne hakkında olduğunu anlamaz. Bazıları bu yasaya yakalanır, bazıları yakalanmaz. Ama gene de hangimiz yüreklerimizden geçenlerin yarınki gazetenin baş sayfasında ifşa edilmesini ister? Elçi Pavlus gibi kendi içinizde savaş vererek “Ne yaptığımı anlamıyorum. Çünkü istediğimi yapmıyorum; nefret ettiğim ne ise, onu yapıyorum . . . Ne zavallı insanım! Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak?” (Romalılar 7:15, 24) dediğiniz günler ya da saatler olmamış mıdır? Her birimiz kendimize karşı dürüst olduğumuz takdirde bu gerilimin ve çatışmanın farkına varırız.

Bu ruh halinde şu soru üzerinde ciddiyetle düşünmek için zaman ayrılmalıdır: “Tanrı hayatımda gerçekten bir mucize gerçekleştirdi mi? Kendi yüreğim Tanrı’nın doğaüstü müdahalesinin bir kanıtı mı?” Yeni keşfedilen teoriler döneminden geçtiğimiz Batı’da, minimalist iman görüşü diye bir şey var mı diye sorarken, “egemenlik” meselesi tartışmalarımızı uzun süre rahatsız etmiştir. “Duayı ettik ve hepsi bu kadar.” Ancak imanın kendisi Tanrı’nın lütfunun maksimum işiyken, minimalist iman görüşü diye bir şey mümkün müdür? “Eski şeyler geçmiş, her şey yeni olmuştur” (2. Korintliler 5:17) Garip bir şekilde her kutsal teslimiyetin önemi azalmış, en küçük ortak bölen haline gelmiştir. Yeniden doğmanın benim için anlamı nedir? Bu nadiren sorduğumuz bir sorudur. Tanrı’nın işleyişinden önce kimdim, peki ya şimdi kimim?

Dönüşüm yaratan Tanrı’yı tanımanın ilk gerekliliği, insan iradesi içerisine ekilen yeni açlıklar ve yeni meşguliyetlerdir. Kendi düşünce biçimimizdeki dramatik değişimi hatırlayalım. Yeni özlemler, yeni umutlar, yeni hayaller, yeni tatminler; ama en dikkat çekeni Tanrı’nın isteğini yerine getirmek için yeni bir istek vardır. Yüreğin bu yeni tutkusu—Kutsal Ruh aracılığıyla yüreklerimize dökülen Tanrı sevgisi—eski ayartıların ve çekimlerin hepsini defeder. İsa Mesih’i tanımış kişi, yoldan sapmış yüreğinin fakirliğini ve Rab’bin iradesine sürekli itaat etme ihtiyacını (ruhsal teslimiyet) görmeye başlar. İmanın ayırt edici niteliği kişinin kendi ruhani yoksulluğunu fark etmesidir. Küstahlık ve kendini beğenmişlik imanlının yaşamına düşman olmalıdır. Kişinin yeni açlıklarının ve özlemlerinin derinden farkına varması hem Tanrı’nın kendisi hem de Tanrı’nın lütfu için ikna edici bir tanıklıktır.

Admin
Tarafından yayımlandı
Admin
Tartışmaya katılın

Diğer makaleler

Bölüm 152

Darmadağın Evim

Kathleen Norris, “Üzgün Canavar” adında bir şiir yazan küçük bir çocuğun hikâyesini anlatır. Şiir bir itirafla başlar: “Babasının ona...

FideCultura

Son eklenenler

Bölüm 155