Dondurulmuş Umut

Bölümü oynat

Orijinal ismiyle “Hope Frozen”, yönetmenliğini Pailin Wedel’in yaptığı, 2019 yılı yapımı bir Tayland belgesel filmi. Yaklaşık üç yaşındaki kızlarını ender görülen bir beyin tümörü sebebiyle kaybeden bir ailenin hikayesi bu… Belgesel, çiftin büyük oğulları ile birlikte, minik kızları Einz’ın hayatını kurtarmak amacıyla verdikleri mücadeleyi konu alıyor. Yaptıkları çalışmalar ve araştırmaların sonuçsuz kalması ile nihayetinde hikâye Einz’ın beyninin -196 santigrat derecede dondurularak saklanmasına kadar gidiyor. Böylece Einz dünyada kriyonik olarak saklanan en genç insan oluyor.

Küçük kızlarını toprağa vermek yerine bir bilim enstitüsüne bırakmayı, yürek kaldıran bir işleme maruz bırakmayı isteten ve dahi buna şahit olmayı, üstüne üstlük içinde yaşadıkları inanca bile ters düşmeyi göze aldıran bir şeyden bahsediyor belgesel. Ayıran, koparan, çürüten ve çaresiz bırakan bir şey: Ölüm! Sadece genel hatlarıyla insan hayatının değil; ama aynı zamanda insanın kendisinin biricikliğini, değerini yürek parçalayan bir şekilde hafızamıza da kazıyor adeta. Bu aile için tek önemli şey (belki babanın önderliğinde diyebiliriz buna), ellerinden kayıp giden bebekleri için hiç değilse gelecekte onun için mümkün olabilecek olası bir umuda tutunmak. Ona ikinci bir hayat şansı yaratabilmek. Aile bunu onun anılarını koruyarak yapmayı seçiyor. Üstelik ailenin ve daha çok babanın taşıdığı umut o kadar yüksek ki, bir şekilde anıları korumanın imkânsız olma ihtimalini, yani o yüzde 0,01 ihtimali bile kabul etmiyor. Tıpkı bebeklerinin ölecek olma fikrini kabul etmediği gibi…

Böylesine büyük bir kayıp ve acıyla mücadelede olumsuz bir şey duymak istememeleri çok anlaşılabilir olsa da Einz için yeni bir hayat umudunu yaratmaları aileye yeterli olmuyor. İçlerinde bir yerde bunun gerçekleşmeme ihtimalini de düşünerek, daha garantici bir bakışla ve dünyaya yeni bir bebek getirerek, Einz’ı bu sefer o bebek üzerinden yaşatma isteğine de karşı duramıyorlar. Ne olursa olsun, yaşam çok değerli… İnsan ister istemez ölüm gününden kaçmak ya da ölümü alt etmek için yollar arıyor ve biz biliyoruz ki sadece insan değil, Tanrı da bizim ölümü deneyimlememizi istemedi. Maalesef günahın getirdiği o acı yıkımın sonucu olan ölüm, kötü ve fakat inkâr edilemez bir gerçeklik olarak hayatımızda duruyor.

Diğer yandan ölümü yok saymak aynı zamanda insan ıstırabına da gözlerimizi kapatmak demek. Çarmıh Mesih’in dirilişinin bir parçası olduğu kadar, ölümü kabul etmek de Mesih’teki kurtuluş hikayemizin bir parçası. Ölüm acı verici ve buna vurgu yapmak için sürekli kullandığımız ya da örnek gösterdiğimiz bir İncil ayeti var: İsa ağladı. Ama İsa sadece Lazar öldüğünde ölümün çirkin ya da o duygusal yanına üzülmemişti. Aynı zamanda kendi ölme ihtimali karşısında da derin bir keder yaşamıştı. Derin bir acı içinde olan İsa daha hararetle dua etti. Teri, toprağa düşen kan damlalarını andırıyordu. (Luka 22:44) Ayet, terinin kan damlasına dönüşecek kadar acı içinde olduğundan bahsederken, ölüm deneyiminin kendisinin zorluğunu da oldukça net bir şekilde tasvir ediyor.

Ölüm deneyiminin kendisi belirsiz ve korkutucu olsa da bizim en yakın Dostumuzla tanışmanın da yolu. Burada belki de asıl önemli olan ölümden korkmamaktan çok, ölüme rağmen nasıl yaşadığımız. Tanrısal olana duyulan özlem ve Mesih’in davet ettiği dostluğa verdiğimiz yanıt, bu dünyaya da verdiğimiz yanıt aynı zamanda. İşte bu yanıt ve dostluk ilişkisi bir başka kavramı çıkarıyor karşımıza; umudu.

TDK umut sözcüğünü “bir şeyin olmasını beklemek, istemek / sanmak, tahmin etmek” olarak açıklıyor. Tahmin ve beklentimiz de olayın doğası ya da kişinin karakteri çerçevesinde şekilleniyor.

Örneğin, her buluşmaya istinasız geç kalan bir arkadaşımın bir başka buluşmada erken geleceği konusunda bir umudum olmuyor benim. Onunla ilgili yaşadığım tecrübelerden biliyorum bunu. Yanılma payım olsa da insanlarla ilgili taşıdığım umut, onların düşünce biçimlerini, karakterlerini, olaylar karşısında verdikleri tepkileri ya da daha geniş çerçevede insan doğasını tahmin edebildiğim oranda şekilleniyor.

“Umut düş kırıklığına uğratmaz… (çünkü Tanrı’nın sevgisi Kutsal Ruh aracılığıyla yüreklerimize dökülmüştür.” (Romalılar 5:5a)

119. Mezmur’da her satırda yinelenen bir ayet görüyoruz: “Senin sözüne umut bağlarım.” Yine özellikle mezmurların birçok yerinde “… şükrederim yaptıkların için …” diye geçiyor.  Mezmur yazarının umudunun bir sebebi var. Dolayısıyla biraz önce verdiğim örneğin kendini gerçekleştirdiği nihai yer Tanrı’nın kendisi oluyor. Umudumuz O’nun karakterini bilmemizden gelen bir güvenceye dayanıyor. Bundan, kendi deneyimiyle ve bu deneyime tanıklık eden onlarca insan ve o insanların bize ulaştırdığı sözler aracılığıyla emin oluyor ve kendi hayatımızdaki deneyimlerle de emin olmaya devam ediyoruz. Tanrı’daki umudumuz insanı mahkûm eden ölümü geçersiz kılan İsa’nın dirilişinden geliyor. Gözle görülen, yaşayan bu umut, bize bu dünyanın ötesindeki bir umuda işaret ediyor.

 Üstelik Kutsal Kitap’ta umudu tek başına da görmüyoruz. Umudun bir eşlikçisi var: İman

İman, umut edilenlere güvenmek, görünmeyen şeylerin varlığından emin olmaktır.  (İbranile11:1)

 Güvenerek umut edeceğimiz bir şey yoksa, imanımızın da bir dayanağı kalmıyor. Uyandığımız her yeni günde kime, neye bakarak devam edeceğimizle ilgili aldığımız karar, ancak umut sayesinde bu karara paralel hareket etmemizi sağlıyor.

Umudunuzdan doğan tam güvenceye kavuşmanız için her birinizin sona dek aynı gayreti göstermesini diliyoruz. (İbraniler 6:11)

Dolayısıyla Tanrı’daki umudumuz statik değil, ama dinamik olarak kendini gösteriyor. Böylece dondurulmuş bir umuda değil, canlı bir umuda sahip oluyoruz. Bu da yukarıda bahsettiğim ölümden korkmamaktan çok, bu dünyada nasıl yaşadığımızla ilişkileniyor. Tıpkı yazar C.S.Lewis’in sözlerinde de bulabileceğimiz gibi…

“Umut, teolojik erdemlerden biridir. Bu, ebedi dünyayı sürekli olarak dört gözle beklemek, (bazı modern insanların düşündüğü gibi) bir kaçış ya da hüsnükuruntu biçimi değil, bir Hristiyan’ın yapması gereken şeylerden biri olduğu anlamına gelir. Bu, mevcut dünyayı olduğu gibi bırakmamız gerektiği anlamına gelmez. Tarihi okursanız, bu dünya için en çok şey yapan Hristiyanların, sadece sonrakini en çok düşünenler olduğunu göreceksiniz.” – C.S. Lewis

Bu belgesele baktığımda sahip olduğum bu umudu hatırlıyor ve bu sıcak, canlı umudun beni her gün yeniden sarıp sarmalamasına izin verebileyim, her gün yeniden bunu seçebileyim diye dua ediyorum.

Yazan: Serda Ayık Sez

Serda Ayık Sez
Tarafından yayımlandı
Serda Ayık Sez
Tartışmaya katılın

Diğer makaleler

Bölüm 128

Seçilmiş

Yönetmenliğini Phillip Noyce’un yaptığı, başrollerini Brenton Thwaites, Jeff Bridges, Meryl Streep, Katie Holmes ve Alexander Skarsgard’ın...

Bölüm 126

Göçebe Diyarı

Göçebe Diyarı (Nomadland), Jessica Bruder’in 2017 yılında yazdığı “Nomadland: Surviving America in the Twenty-First Century” kitabından...

Bölüm 125

Mary ve Max

Mary ve Max, Adam Elliot’un yazıp yönettiği ve kendi hayatından esinlenerek hamur animasyon olarak perdeye yansıttığı filmidir. Filmde Toni...

FideCultura
Bölüm 120