Geçenlerde görüştüğüm bir arkadaşım ilginç bir gözlemini paylaştı benimle. ‘Uzun yıllar önce Amerika’yı Massachusetts’den Montana’ya kadar dolaşma şansım olmuştu’ diyordu arkadaşım. Ailecek gittikleri tatillerde ülkeyi birçok kez baştanbaşa geçmiş olsa da daha önce hiç Güney Dakota’ya uğramamıştı. Fakat bu yolculukta, Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük düzlükler bölgesini oluşturan eyaleti görme fırsatını elde etti. Arkadaşım şehirde yaşayan biri olarak, üzerinde hiçbir şey yaşamıyormuş gibi görünen devasa düzlüklerden çok etkilendi. Şöyle söylüyordu: ‘Yuvarlanan kuru çalılar ve nadiren görülen ağaçlar yüzünden, bu arazi sanki sonsuzmuş gibi görünüyordu. Bir insanın neden bu kadar terk edilmiş bir yerde yaşamak isteyeceğini merak etmiştim.’
Arkadaşım bu geziden birkaç yıl sonra Kathleen Norris’in “Dakota” adlı kitabını okuyor ve Norris’in hatırları onun Dakota’da yaşayan insanların hayatlarını anlamasına sebep oluyor. Kitabın ilk paragrafında şöyle yazıyor:
“Batı’daki çölün başlangıcında yer alan bu yüksek düzlükler, üzerinde yaşayan kişiler için genellikle önemli bir mücadele kaynağıdır. Bu bölge, Yakup’un meleği gibi, buranın yerlilerini bereketlemeden önce onunla güreşmelerini gerektirir. Dakota, şehirlerin ve alışveriş merkezlerinin unutturmaya çalıştığı insani sınırları acı verici biçimde hatırlatır. Bu kitap sizi, çok az yağmur alan, nadiren ağaç bulabileceğiniz, kuru yaz rüzgârları esen, sert kışlar geçiren, çalılıklarıyla ünlü bir bölgeye davet ediyor.” Norris, sözlerini şöyle bitiriyordu: “Batı’daki gökyüzü ve topraklar genellikle, Thoreau’nun söylediği gibi, “sınırlarımızı aşan şeyleri görme ihtiyacımıza” hizmet eden şeylerle doludur. Dakota’nın doğası, gerçekten de kutsal olanı deneyimlemenin bir yolu olabilir.” Norris burada, coğrafi bir bölgeyi, ruhsal ilham bulabileceğiniz bir şey olarak betimler. Bu, genellikle ruhsal coğrafya terimiyle tanımlanır. Ruhsal coğrafya kişinin fiziksel coğrafyayla içsel kesişiminin olduğu yerdir. Norris kitabında, Dakota’da yaşayanların ateşli özgürlük duyguları ile iklim ve bölgenin sert koşulları karşısındaki dayanıklılığını anlatıyor.
Mekân, ülke ve coğrafyaya dair vurgu, Kutsal Kitap’ta da bulunur. Kutsal Kitap’ta anlatılan kişiler ya da olaylarla ilgili olarak, coğrafi özelliklerin belirtilmediği çok az örnek vardır. Özellikle de Mısır’dan Çıkış’ta insan İsrail’in büyük kurtuluş hikâyesinde coğrafyanın nasıl büyük bir rol oynadığını görerek hayrete düşer. Tanrı’nın, büyük bir vahiy göndermek için seçtiği yer, işte bu vahşi doğa, bu çorak ve kurak alandır. Aslına bakarsanız, Kutsal Kitap’ta anlatılan tüm ruhsal coğrafyalar boyunca Tanrı her zaman kurak mekânlarda kendini gösterir; kaybın vahşetinde, acının sürekliliğinde ve iyileşmek için duyulan açlıkta… Örneğin Musa, Tanrı’yla vahşi doğada görüşür. Mısır’daki asilzadelerin arasında lüks içinde bir hayat sürdükten sonra bir Mısırlıyı öldüren Musa, vahşi doğaya kaçar. Mısır’dan Çıkış bölümü bizlere Musa’nın kayınpederinin sürülerini güttüğünü ve onları “vahşi doğanın batı tarafına” doğru götürdüğünü söyler. “Batı tarafı” ifadesi, okuyucular için ilk anda çok büyük bir önem taşımaz; ta ki bir sonraki cümle bizi uyarıp, orada Tanrı’nın dağı olan Sina diye bir yer olduğunu belirtene kadar. Tanrı, Midya’nın çorak topraklarında, bir yaşam alanı yaratmıştı ve Tanrı, tüm nesillerin O’nu hatırlamasını sağlayacak olan ismini açıklamıştı. Ehyeh, Musa’yla vahşi doğanın ortasında Tanrı’nın dağının yakınlarında, yanıp tükenmeyen bir çalı olarak görüştü. Tanrı kendisini, bu vahşi doğanın işaretleri ve mucizeleri aracılığıyla gösterdi. Orası, kutsal toprak ilan edildi ve Musa’ya, daha fazla yaklaşmadan önce ayakkabılarını çıkarması emredildi.
Belki de Musa’nın bundan sonra vahşi doğada geçireceği yıllara hazır olmasını sağlayan şey de bu karşılaşmadan başka bir şey değildi. Çorak ve terk edilmiş topraklar boyunca, yanındaki insanların söylenmeleri ve şikâyetleriyle insani sınırları zorlanırken Tanrı, daha önceki gibi vahşi doğada kendini gösterecekti. Gündüzleri, Tanrı bir bulut olarak İsrail halkını çölün kavurucu sıcağından korudu. Geceleri ise, çölden çıkış yolunu gösteren bir ateş olarak göründü onlara. Verimliliği baz alan bir kültür için vahşi doğa gibi bir ruhsal coğrafyanın gerekli bir düzeltme olduğunu hatırlatmalıyım. Biz genellikle kendi içsel vahşetimizin çoraklığını keşfetmek için kendimize pek izin vermeyiz. Çoğu zaman, çorak yerlerde, insani sınırlarımızı zorlayan mekânlarda Tanrı’nın kendisini göstereceğine güvenmeyiz. Fakat bizim inancımızın hikâyesindeki Tanrı, kayaların arasından taze su kaynakları fışkırtan, bomboş görünen topraklardan ekmek çıkarabilen bir Tanrı’dır. Hem dünyamızdaki hem de Kutsal Kitap’ta anlatılan coğrafyalardaki ıssız alanlar, bize şunu hatırlatmak için vardır: bazı içsel süreçler ancak üretimin, bolluğun ve etkinliğin, doğal ortamın bir parçası olmadığı yerlerde, belirgin bir çoraklığın olduğu yerlerde işleyebilir. Bereketli topraklarda Tanrı’ya, bir çöldeki kadar çok ihtiyaç duymayız. Issız yerlerde, Tanrı’nın varlığı elle tutulur hale gelir. Bizim zayıflığımızda, Tanrı’nın gücü ortaya çıkar.
Yazar: Margaret Manning