Göçebe Diyarı

Bölümü oynat

Göçebe Diyarı (Nomadland), Jessica Bruder’in 2017 yılında yazdığı “Nomadland: Surviving America in the Twenty-First Century” kitabından Chloe Zhao’nun senaryolaştırdığı 2020 yılı yapımı filmidir. Chloe aynı zamanda filmin hem yapımcılığı ve hem de yönetmenliğini üstlenmiştir. Filmin baş rollerini Frances McDormand ve David Strathairn paylaşmışlardır. Diğer göçebeler ise gerçek hayatta da göçebe olarak yaşayan ve fakat orijinal hayatlarını olmasa da kurgulanmış hayatlarını oynayan amatörlerden oluşmuştur. Birçok ödüle aday gösterilen ve aynı zamanda birçok ödül de kazanan bir filmdir Nomadland.

Filmin konusu, bir kasabanın ekonomik kriz sonunda tamamen hayalet bir yer haline gelmesine sebep olayla birlikte eşini de kaybeden bir kadının kendini bambaşka bir düzene taşıması ve burada başından geçenlerle ilgili… Kim bilir hangi hayallerle gidip yerleştiği bir kasabanın ve bu kasabada birlikte bir dünya kurduğu eşinin de olmaması Fern’i göçebe bir hayat yaşama konusunda ikna eder. Böylece geçici olarak bulduğu işlerle hayatını idame ettirirken, diğer yandan yeni hayatının raconunu da öğrenmeye çalıştığı bir yolculuğa çıkar. Bu hayat bir evin ona sunduğu güveni, konforu, sıcaklığı vermese de yaşadığı özgürlük doğa ile büyülü bir bağlantı kurmasına olanak sağlar. Fern “Ben evsiz değilim. Benim sadece bir evim yok” şeklinde çevrilebilecek sözlerinde neye sahip olmadığının da altını çizer. Eğer konu bir çatı ya da içine girilip oturulabilecek bir oyuk ise, evet tam da buna sahiptir Fern. Artık bir göçebe olarak devam edeceği hayatında hiçbir şey kolay ya da yolda rast geldiği doğa kadar romantik olmayacaktır, ama konu aslında tam da budur.

Fern kendi yolculuğu ile “ev” dediğimiz yapıyı bize de sorgulatır. Ev sadece bir konutu değil, ama bizim kültürümüzde aileyi de simgeler. “Evine bağlı bir insan” dediğimizde aslında ailesine de bağlı olduğunu anlatmaya çalışırız. Fern tam da bu yüzden, evini yani ailesini, eşini, geleceğini, hayallerini, şimdisini elinden alan sistemi (ne olacağı belli olmayan) yine tüm bunları sonsuza kadar reddederek bir şekilde protesto etmeyi seçer.  Kendini bile bile o zorluğun ve aynı zamanda yokluğun içine atar. Ruhunda yaşadığı bu acı ve yalnızlık hissini hayatına çevirip kendini evin ona getireceği konfordan ve güvenden de mahrum bırakarak yansıtır. Böylece yoksunluk, acı ve zorluğu olabilecek en derin şekilde bile isteye yaşamayı seçer. Fakat Fern için aslında ne geçmişi geride bırakmak kolay olmuştur, ne de önünde uzanıp giden yollar boyunca geçireceği hayat kolay olacaktır.

Elbette bu yolculuk ona sadece yalnızlığı değil, ama bir topluluğu ve dayanışmayı da beraberinde getirir. Bunca insanın belki de sırf yalnız kalmak ve bağ kurmamak için çıktıkları yolda kurdukları bu birliktelik, insanın iletişime, ait olmaya olan ihtiyacını vurgulaması açısından da oldukça dikkat çekicidir. İnsanın doğduğu andan itibaren hayatta kalabilmek için duyduğu ilişki ve bağ kurma ihtiyacı, yetişkin olduğunda da ruhsal olarak hayatta kalabilmek için yeniden karşısına çıkar. Acıya, haksızlığa, düzensizliğe, kontrol edilemeyen ve yok eden her şeye tek başına bir karşı duruş sergilemek istese de insan, bunu yine de ille de biriyle birlikte yapmak konusunda nihai ve vazgeçilemez yanını da sürekli saklı tutar. 

Yolların ve bu hayatın Fern’e ne getireceğini bilemesek de bu devam eden bir hikayedir ve aslında belki ona iyi gelen şeylerden biri de veda etmek zorunda olmadan yolculuğunun sürmesidir. Esas sorun hayatımız boyunca sadece yerleşik bir düzene değil, bir ilişkiye değil, ama birçok şeye veda etmek zorunda kalmamızdır. Diğer yandan yolda olmak sadece veda etmek zorunda kalmamak değil, aynı zamanda durmanın getirdiği bedellerden kaçmak için bulunmuş bir baş etme yöntemi de olabilir. Çünkü durmak, delice korktuğumuz şeyler üzerinde düşünmek, onları irdelemek anlamına gelebilir. Biz evimizi nereye taşırsak taşıyalım, nereye “evimiz” dersek diyelim yüreklerimiz ait olduğu evde, o huzurda olmadığı sürece ruhumuz tam bir göçebe gibi oradan oraya yol almaya, savrulmaya devam edecektir.

 Ve bir gün belki yine bir olay, belki bir soru ve belki de bulduğumuz bir yanıt gittiğimiz o yolda bizi durduracaktır. İşte o gün acılarımıza bakabilmeyi öğrenmiş olmamız gerektiğinin önemi bir kere daha gün yüzüne çıkacaktır. İçinden geçtiğimiz acılara, zorluklara Tanrı’nın sevgisiyle bakabildiğimiz gün, benliğimiz ait olduğu gerçek, güvenli yuvaya da kavuşacaktır. Bizi şefkatle kucaklayacak bir ebeveyn, bir dost, bir eş özleminin bittiği yer, İsa Mesih’le kuracağımız canlı, kişisel ilişkinin kendisidir. Böylece bu dünyada her ne kadar kendimizi yalnız ve yabancı hissetsek de Tanrı’nın varlığı bizi yeniden tanıdık ve güvenli olan tarafa çekecektir.

Yazar: Serda Ayık Sez

Serda Ayık Sez
Tarafından yayımlandı
Serda Ayık Sez
Tartışmaya katılın

Diğer makaleler

Bölüm 128

Seçilmiş

Yönetmenliğini Phillip Noyce’un yaptığı, başrollerini Brenton Thwaites, Jeff Bridges, Meryl Streep, Katie Holmes ve Alexander Skarsgard’ın...

Bölüm 125

Mary ve Max

Mary ve Max, Adam Elliot’un yazıp yönettiği ve kendi hayatından esinlenerek hamur animasyon olarak perdeye yansıttığı filmidir. Filmde Toni...

Bölüm 123

Gizli Bir Hayat

Bu dünyada kafası “acı sorunu” ile karışmamış ya da ucundan kıyısından bir şekilde acıya dokunmamış insan yoktur sanırım. O acıya bakmak...

FideCultura
Bölüm 126