İnanmak ya da Bilmek

Bölümü oynat

İnsan olarak mutlak bir cevaba olan ihtiyacımız, insanın içine “fırlatılıp atıldığı” zannettiği dünyayı tanıma isteği, korunaksız kaldığı o dünyada etrafında olup biten her şeye kendince bir anlam yükleme ve böylece hayatta kalabilme çabası anlaşılırdır. Fakat gerçekten baştan beri konu, sadece insanın etrafında olan biten doğa olaylarına, afetlere aradığı, bulmaya çalıştığı yanıt kadar basit midir?  Diyelim ki tüm olayların çıkış noktasını bir şekilde yükleyecek bir hedef olarak Tanrı olgusunu bulmak ya da bir inanca sorgusuz sualsiz sarılmak insanlığımızın o ilk emekleme dönemlerinde bize bir fener olsun. Anlamın git gide silikleştiği bu dünyada “Tanrı istedi öyle oldu” gibi bir cevap tüm karmaşayı çözmeye, tüm anlamsızlığı bir şekilde anlamlı hale getirmeye yeterli olur mu? Yeniden en başa bakma cesareti göstersek ne görmeyi tercih ederiz? Baştan beri Tanrı’nın isteğinin adı konmuş bir inanç sisteminden çok daha fazlası olduğunu öğrendiğimizde bu bizi şimdiki yaşamımızda nasıl etkiler?

Elbette şimdiyi, sonrayı, geleceği bilmek ister insan. Savunmasızlığının antidotu olarak ister bunu. Asıl konu da savunmasızlığıdır zaten. Bu savunmasızlık da düşünülenin aksine, bugün günah dediğimiz şeyin, kendi başımızı belaya sokan tarafından bize sinsi sinsi gülümsemektedir. Günah sözcüğünün bir anlamının olmadığı bir yerde belki de konuya başka bir açıdan bakmak, konuyu biraz daha anlaşılır kılabilir. Mesele bir arkadaşımıza dahi gösterdiğimiz özeni, Tanrı’ya karşı göstermekten imtina etmemizdir. Neden bu özeni Tanrı’ya göstermek istemez öfkeyle kaçarız? Üstelik bunu sonunda bizi sıkıntıya sokacak bir yola çıkaracağını bile bile yaparız.

Çünkü biz varken, Tanrı’ya ihtiyacımız yoktur. Oysa ilk ve gerçek simbiyotik bağ insan ve Tanrı arasında oluşmuştur. İnsan ilk önce bu ilişkiyi deneyim etmiş ve hücre hafızasına bunu kaydetmiştir. Dolayısıyla insanın ihtiyaç duyduğu şey korkularının içinde inanmak zorunda kaldığı bir şey değil, çoktan bilip deneyimlediği bir şeydir. Felsefede a priori olarak karşımıza çıkan kavram, yani deneyim öncesi bilgi, görünmeyen gerçek mutlakiyetlerin de varlığını en azından bir sorgulamayı hak etmektedir bence.

Günümüzde gitgide bireyselleşen toplulukların içinden yükselen “kabile olma” çığlıklarının asıl kaynağı gerçek ilişkisinden, Tanrı’nın yerine kendini koymayı istediği için kopmayı tercih etmiş insanın, bugününün kavgasıdır. İnsan kabile olmasından çok önce birinci elden ilişkiyle tanıştığı yer Tanrı’nın kendisidir. Bugün Tanrı ile birebir ilişkinin olanaklılığının bizden çok uzak gibi durması, insanın tanrısallığa duyduğu iyileşmeyen obsesyonu yüzündendir. Bu obsesyon Tanrı’yla, kendiyle, başkasıyla ve doğayla olan tüm ilişkisini de bozmuştur. İşte bu yüzden ne canımız ne ruhumuz ne aklımız bu dünyanın verdikleriyle hiçbir zaman gerçek bir tatmin yaşayamamaktadır. İşte bu yüzden dünyanın anlamsızlığının içinde savrulmak kaderimiz olacaktır. Ta ki bu anlamsızlığa karşı basit cevaplarla sığındığımız bir Tanrı’nın yeterli olmayacağını ya da materyalist bir bakışla anlamı tamamen söküp atarak ortada inanacak hiçbir şeyin olmadığını iddia etmenin olanaksızlığını anlayana kadar.

Bugün ortada apaçık bir kesinlik bile olsa, o kesinliği kabul etmekte bile zorlanırken, insan tarafından hoyratça kullanılan, suistimal edilen, keyfi yorumlanan Tanrı’ya ya da inanca bakmak asıl gerçeği gözden kaçırmamıza sebep olur. İnsanın yanıldığı ya da yoldayken bile takılıp düştüğü nokta Tanrı olarak kabul ettiği varlığın kendini açıklama şeklinde değildir. O tanışıklıktan kendine göre bir anlam çıkararak yorum yapan insana bakmasındadır. Ne demek istiyorum? Tanrı’ya inanan ya da bir inanca dahil olan bir kişinin ya da bir grubun yanlış tutumu (taciz, savaşlar, erdemden yoksun tutum vs) bir anda o inancın ve dahi Tanrı’nın kendisi haline gelir.  Oysa konu ne o inançtır ne de Tanrı’dır. Konu, insanın her şeyi kendine göre yorumlama kabiliyetidir. Odak noktamız insan olacaksa, her zaman hayal kırıklığı yaşamaya da hazır olmamız gerekir. Bu yüzden Tanrı’nın kendisi de tanrısal ilişki de; ne insanın yorumuna bakarak ne de bu belirsizliklerle dolu dünyanın içinde “istedi, oldu” kadar basit bir cevaba evrilerek açıklanamaz. Evrilse bile bu kadar basit bir cevaba sahip olan bir Tanrı’yla bir ilişki, daha da önemlisi kişisel bir ilişki söz konusu olamaz.

Güzel haber şudur ki; böyle bir kişisel ilişki vardır ve hatta günahla bozulan bu ilişkinin tamir ve davetini; Üçlübirlik içindeki Söz olan Oğul Tanrı, İsa Mesih, oturduğu yerden kalkarak, tüm görkemini orada soyunarak ve insan bedeninde bu dünyayla, insanla yüz yüze gelip kendini göstererek gerçekleştirmiştir. Tanrı’nın kendisi bu dünyada insana dokunmuş, konuşmuş, iyileştirmiş ve diriltmiştir. Aynı zamanda kendisi de terk edilmiş, haksızlığa ve ihanete uğramış, işkence görmüş, aşağılanmış, alay edilmiş, yalnız kalmış, acı çekmiştir.

Kısacası Tanrı insanın seviyesine inmekle kalmamış; ama bu dünyada insanın yaşayacağı her acıyı deneyimleyerek hem otantik insanın ve hem de müsebbibi insan olan bu acı dolu dünya üzerinde yaşamanın ne demek olduğunu anladığını göstererek ve insanın üzerindeki bu mahkumiyeti kaldırmak için gözlerimizin içine bakarak yaşamış ve ölmüştür. Fakat şükür ki dirilmiştir de… Benliğini kendi hayatının tanrısı olma yolunda feda ederek hem ruhsal hem fiziksel ölümüne sebep olan, elbette ki kendisiyle birlikte tüm dünyayı da yok oluşa mahkûm eden insan için bedeli yine Tanrı kendi ödemiştir. Kadim dostu insan sonsuz yok oluşa mahkûm olmasın diye… İşte o Tanrı bugün hala bize, biz inananlara eşlik etmeye, yol göstermeye, dostumuz olmaya devam etmektedir.

Yazar: Serda Ayık Sez

Serda Ayık Sez
Tarafından yayımlandı
Serda Ayık Sez
Tartışmaya katılın

Diğer makaleler

Bölüm 151

Tatlı, Acı

Genelde iyimser bir insan sayılırım. Kötü durumların iyi taraflarını bulurum, dünyaya umut dolu gözlüklerle bakarım ve kişisel ilişkilerde...

Bölüm 150

Ateizmin Sonu

Tanrı’nın bir yanılgı olduğunun, insan yaşamına ve uygarlığına zarar verdiğinin çığırtkanlığını yapan, inancın sona erişini haber veren...

FideCultura

Son eklenenler

Bölüm 145